İsraftan tasarruf yok, itibar yerlerde…


Yeni yıla Türkiye umutlu, güzel haberler yerine iç karartan, hayal ve umut kırıklıkları yaratan haberlerle girdi.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğrencisi bir genç kızın ölüsü Samatya açıklarında denizde bulundu. Öğrencinin sosyal medya hesabında yazdıkları ile ailesinin açıklamaları çelişkili. Genç kız, yemekhane kartında ‘bir lira kırk kuruş’ kaldığından söz ediyor. Bu ileti, kaçınılmaz olarak, bu gencecik insanın maddi darlık yüzünden bunalıma girdiğini akla getiriyor.

Ailenin (babası ve ağabeyinin) açıklamaları farklı. Onlar Muşta, İstanbul’da ve Bursa’da mülkleri olduğunu, aylık gelirlerinin 10 bin liraya bulduğunu, yakın zamana kadar devlet ve belediyelerden düzenli yardım aldıklarını söylüyorlar.

Bu anlatımlar sadece genç kızın iletisiyle değil, kendi içinde de çelişkili. Madem malınız, mülkünüz ve yeterli geliriniz var; öyleyse neden devletten ve belediyelerden yardım aldınız?

Bu acının üstüne aileyi fazlaca sorgulamak yakışık almaz. Onlar belli ki, çok zamandır yitirilen bir duyguyu, ’utanmayı’ hatırlamışlar; kızlarının bir öğle yemeğine muhtaç olduğunu söylemesini kendilerine yakıştırmamışlar. Ya da birileri devreye girmiş, yokluktan, yoksulluktan söz etmemeleri için onları uyarmış.

Maddi darlıktan söz ederek intihar etme olayı böyle tekil bir örnekten ibaret olsa, bu konuları konuşmak haksızlık sayılabilir. Acı, ölüm, hele intihar gibi olaylar günlük çekişmelerin, siyasi tartışmaların konusu olmaz, olmamalıdır.

Ama olaylar bir ya da birkaç ile sınırlı kalmaz, çoğalmaya, süreklilik göstermeye başlarsa, üzerinde durmamak asıl o zaman haksızlık, duyarsızlık, vicdansızlık sayılabilir.

Kasım ayı başında Antalya’da bir aile topyekûn intihar etti. 36 yaşındaki baba iki sayfalık mektup bırakmıştı. Dokuz aydır işsiz olduğunu, yapacak bir şeyleri kalmadığına inandığını, o nedenle ölümü seçtiklerini söylüyor ve “herkesten özür dilerim” diyordu.

Eşini ve iki küçük çocuğunu yaşamdan birlikte kopararak ve böyle bir olay karşısında asıl özür dilemesi gerekenin kim ya da kimler olduğu sorusunu ardında bırakarak.

Yine Kasım ayında İstanbul Fatih’te -tüm ülkenin günlerce tartıştığı- bir toplu intihar daha yaşandı. Yetişkin yaşlarda dört kardeş, geçim sorunları, borçlar ve benzer sorunlar yüzünden siyanürle ölümü seçmişlerdi. 

Aralık ayı içinde Çorum’da benzer iki intihar olayı yaşandı. Birinde, intihar eden genç adamın eşi “evde yiyecek ekmekleri kalmadığı için çocuğunu alıp babasının evine gittiğini, ertesi gün giyecek almaya geldiklerinde eşinin kendisini asmış olduğunu gördüklerini” anlattı. 

Bu örnekleri uzatmak gereksiz. Medyada ya da çevremizde bunların iç karatan örneklerinin -gün geçmiyor ki- bir yenisini görüyor, yaşıyoruz. 

İntihar olaylarının olağan bir davranış olmadığını, ancak ruh sağlığı bozulmuş, bunalımda, derin ümitsizlik ve hayattan yılgınlık içinde olanların bu tip davranışlara kalkışacağını savunanlar var, olabilir. Bu savunmalar kuşkusuz doğru. 

Ama burada üzerinde durulması gereken nokta, son zamanlarda çoğalan intihar vakalarında temel nedenin, artarak göründüğü gibi ekonomik olması. İntihar edenler işsiz ya da gelirleri geçimlerine yetmiyor. Bunalımın, yılgınlığın, hayattan kaçışın öne çıkan nedeni bu. 

Bu noktada akla devletin sorumluluğu geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’da yazdığına göre, hala “…demokratik, laik ve sosyal bir hukuk 

devletidir.”(Md.2) Bir sosyal devlette, yurttaşların çalışma, barınma, insanca yaşama koşullarını sağlamak devletin başlıca görevleri arasındadır. 

Anayasa, çeşitli maddelerinde, aileyi, anayı, çocukları ve gençleri korumayı, çalışanların yaşam düzeyini yükseltmeyi, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmayı devlete bir görev ve sorumluluk olarak yüklüyor. (Md.41, 49 vb) Devlet, elbette, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirecek.(Md.65) 

Öyleyse devletin bu görevlerini en geniş ölçüde yerine getirebilmesi için kamu kaynak ve olanaklarının yerinde ve doğru kullanılması gerekir. Türkiye, yer altı zenginlikleri, petrolü ve doğalgaz yatakları ve ölçüsüz tarım, ticaret yahut sanayi geliri olan bir ülke değil. Dünyanın stratejik bir coğrafyasında sınırlı imkân ve kaynaklarını özenle değerlendirmesi gereken bir ülke.

Nüfus hızla artıyor. Cumhuriyetin 100. yılına varmadan, ülkemizde barınan mültecilerle birlikte 90 milyonu aşacağız. Nüfusun çoğu genç, kırk yaşın altında 40 milyon yurttaşımız var. Genç nüfus kaliteli eğitim ve insanca çalışma koşulları, tüm nüfus erişilebilir sağlık hizmeti, yaşanabilir çevre, sosyal olanaklar ve gelecek güvencesi istiyor.

Bunlar en temel yurttaşlık hakları. Ülkenin bütünlüğünü, halkın birliğini sağlamanın yolu, güvenlikçi önlem ve söylemlerden önce, buradan, bunların sağlanmasından geçiyor. 

Böyle bir ülkenin, hele kamuda, savurganlığa, gösterişe, lükse, ihtişama hakkı ve tahammülü olamaz. Lükse, ihtişama, gösterişe harcanan her kuruş, milletin hakkından ve kesesinden çalınmış bir kaynaktır, israftır ve emanete ihanettir. 

Oysa Türkiye’de durum, kamu kaynağı kullanan yetkililerin -büyük çoğunlukla- tasarruf ve tevazu gibi kavramların önem ve değerini bilmediğini, ‘devlet malı deniz’ anlayışıyla hareket ettiğini gösteriyor. Bu alandaki kötü örnekler çevremizde gördüğümüz ve kınadığımız birkaç olayla sınırlı değil. Her yıl Sayıştay raporlarında da çarpıcı örnekler ortaya çıkıyor. Araç savurganlığı, her makam sahibinin göreve başlarken yaptığı tefriş harcamaları, gereksiz mekân düzenlemeleri, milyonlara mal olan temel atmalar, açılışlar, tanıtım (bunlara, önemli bir şey yapılıyor sanılsın diye, lansman deniliyor), sözde eğitim toplantıları, daha neler. 

Geçen yıl paramızın değerini korumakla görevli bir kamu bankasının hizmet  binasında 2.5 milyon liraya mutfak düzenlemesi yaptırdığını, mescit ve abdesthane düzenlemeleri ile bu rakamın çok daha yukarılara tırmandığını okumuş, şaşırmış, üzülmüştüm.

Son zamanlarda israf ve ihtişama bir sıfat bulundu. Bu gösterişe ‘itibar’ diyor, israfı da ‘itibardan tasarruf olmaz’ diyerek savunuyorlar. 

Bu anlayış, Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ten beri kullandığı, Ankara’nın tepesinde, değerini tevazuundan alan köşkü beğenmedi; 1150 odalı yeni bir saray yaptırdı. Çevresine de koruma ordusu için bir mahalle, cami ve toplantı salonlarıyla bir külliye oluşturuldu.

Oysa Osmanlı 400 yıl -cihana hükmederken- Boğazın güzel bir köşesinde, bütün süslemesi kalem işleri ve çiniler ve eşyası ahşap sedirlerden ibaret olan mütevazı bir yapıda oturdu. Sarayın birinci avlusuna bütün arz sahipleri girebiliyordu. Saray alanında koca, gösterişli bir cami değil, sade bir mescit vardı. Görkemli ve gösterişli -borçla yapılmış- yeni saraylara imparatorluk çökerken geçildi, ancak çöküş önlenemedi.

Yeni Saray, bu koca gövdesi ve 1150 odasıyla Ankara’nın çeşitli semtlerine dağılmış, ayda milyonlarca lira kira ödeyen kamu kurumlarının önemli bir kısmını çatısı altında toplayabilir, böylelikle devleti her ay milyonlar ödemekten kurtarabilirdi. Olmadı. Tam tersine bin odanın her biri yeni bir danışman, başdanışman, sözcü ve benzer sıfat ve görevlerle makam haline, her makam bir yeni israf hanesine dönüştü.

Sarayın aylık giderlerinin 200 bin nüfuslu (yaklaşık 60 bin haneli) bir kentin giderlerine eş olduğu söylendi. Sayıştay raporunda 2017 yılı için aylık 54 milyon, yıllık 658 milyon harcama yapıldığı yazılı; kullanılan örtülü ödenek bilinmiyor. Seyahatler de öyle. Bir koruma ordusu, yüzlerce araç; havadan, karadan. Bir israf, bir gösteriş, her ‘devletlû’da bir saltanat özentisi.

Oysa bir devletin itibarı, onu yönetenlerin yaşam koşulları, bu koşulların ihtişamı ile ölçülmez.

Öyle olsaydı halkı sokaklarda, kendileri saraylarda yatan Müslüman ülkelerinin saltanat mensuplarından daha itibarlısı olmazdı. Hâlbuki bu sultanların da, saltanatlarının da, ülkelerinin de itibarı yerlerde sürünüyor. Kendileri varsıl, halkları yoksul. Bunlar dünyanın belli başlı tüketim merkezlerinin makbul müşterisi; paralarını savururlarken herkes yüzlerine gülse de, arkalarından dünya görgüsüzlükleri ve gösteriş budalalıklarıyla alay ediyor.

Bir devletin itibarı halkın topyekûn yaşam koşulları ve kalitesiyle ölçülür.

Eğitime, sağlığa, bilime, kültüre, çevreye yapılan harcamalar; dünyaya çıkardığı markaların varlığı ve değerleri; insanların gelecek güvencesi ve umutlarının çeşitliliği;  sanat etkinlikleri, kentlerin yaşamaya elverişliliği, doğasının korunmuşluğu, yeşil alanların bakımı ve genişliği ile.

Bunlar yoksa ve siz tokken, çocuklar aç yatıyor, analar, babalar geçim darlığı yüzünden canına kıyıyorsa, itibarınız yerlerdedir.  Sadece bu dünyada değil, -ister inanın, ister inanmayın- iki cihanda da yerlerde.