Organize olmayan iyilik, sadece kötülüğün gücünü artırır



* sivilsiyasethareketi.com 'dan alınmıştır..

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz, Muammer Bilgiç kimdir?

 
Bu zor bir soru oldu. Mağaraların girintili çıkıntılı tavanlarına ayaklarından asılarak uyuyan yarasalar gibi yerkabuğuna ayak tabanlarından tutunduğunun farkında olan bir insan. Yerkabuğundan gökyüzüne doğru, uzaya doğru salınarak durduğunu düşünen bir insan. Dünyanın kutuplardan basık, ekvatordan şişkince soluk, mavi, sulu bir morg olduğunu, tüm besin zincirlerine ev sahipliği yapan dev bir restoran olduğunu gözlemleyen bir insan. Evrenin yaşına dair, 13 milyar 200 milyon küsur yıl tahminini duyduğunda, zamanı anlamanın tüm takvimlere karşı kayıtsızlıkla başladığını hisseden bir insan.
 
Kiraz ayında, Karadeniz’in güneyinde, bir karakenarı şehrinde, Ünye’de doğmuşum. Her insan gibi, ben de annemi, babamı, genotipimi, doğduğum coğrafyayı, doğduğum zamanı seçme hakkına sahip değildim. Annem karakalemle güzel resimler yapabilen bir ev hanımı, babam Yapı-Kredi’den emekli. Annem Fatsalı. Fatsa, 70’li yıllarda Türkiye’nin özel şehirlerinden biri. Belediye Başkanı Fikri Sönmez, Terzi Fikri. Halk Meclisleri, yerinden yönetim, yürüyüşler, mitingler… Fatsa, 12 Eylül’ün demografisini bozduğu bir şehir. Çocukluğumun en güzel yaz tatilleri, ara tatilleri çoğunlukla Fatsa’da geçti. Darbe olduğunda ilkokul üçüncü sınıfa başlamıştım. Darbeyle çocukluğuma hüzün geldi. Bana ahşaptan oyuncaklar yapan Erol dayım tutuklanmış, Amasya’ya götürülmüştü. Necmi dayım askerdi. Dedem, anneannem, dedemin kız kardeşi gözaltına alınmışlardı. 1980’nin Eylül’ünde başlayan sonbahar yıllar sürdü.
 
Babamın babası Adalet Partili, annemin babası Halk Partiliydi. Adalet Partili olan dedem, Ecevit gibi kasket takar, Halk Partili olan dedemin de Demirel gibi fötr şapkası vardı. Bu bana ilginç gelmişti. İki dedem de beş vakit namazındaydı. Sanırım beni en çok etkileyen Mahmut dayımın kitapları oldu. Daha okula başlamadan kitapları keşfetmiştim. Okumayı söktükten sonra da kitaplarla aramda bir engel kalmamıştı. Serhat Yayınlarının çocuk kitapları serisini çoktan bitirmiştim. Hasan İzzettin Dinamo, Ferit Edgü, Füruzan, Oktay Verel, Onat Kutlar, Aziz Nesin, Muzaffer İzgü, Attila İlhan, Nevzat Çelik, Orhan Kemal, Oktay Rıfat, Bekir Yıldız, Ümit Yaşar Oğuzcan, Erdal Öz ve daha fazlasıyla dayımın kütüphanesinde tanıştım. Sonra dergiler, Gırgır, Laklak, Çarşaf… Bir de kasetler vardı, Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Selda Bağcan, Ruhi Su, Rahmi Saltuk, Gülhan, Ali Ekber Çiçek, Mahsuni Şerif, ayrıca Uğur Böcekleri, Metin Akpınar, Zeki Alasya, Yasaklar…
 
Fatsa, iki ırmak arasında bir şehirdi. Elekçi ve Bolaman. Anneannemlerin evi Elekçi Irmağı’nın Karadeniz’e kavuştuğu noktadaydı. Bolaman Irmağı’na kışın kuğular gelirdi. Ben, kalkar, yaklaşık dört kilometre yolu yürür ve kuğulara kavuşurdum. Saatlerce, soğuğa aldırmadan kuğuları izlerdim. Hayvanların ve kitapların dostluğunu çocukluğumda öğrendim.
 
Lise ikinci sınıfa giderken, okulu kırdığımız bir gün, öğrencilerin takıldığı bir mekânda, siyah-beyaz televizyonun haber bültenlerinde, İsrail askerlerinin boş bir arazide bir Filistinlinin kolunu taşlarla kırdığı ana dair korkunç görüntülere tanıklık ettim. Sarsılmıştım. İsrail’e, Filistin’e dair okumalarımın ardından ilk kez Refah Partililerle tanıştım. O zamana kadar, benim için, Eco ile Neco’nun kapağında bir karikatür olan Necmettin Erbakan’ı hiç tanımadığımı fark ettim. Sonra da sıkıntılı günler başladı J Evimize her gün Milliyet geliyor, ben zaman zaman Cumhuriyet alıyorum, hal böyleyken birden benim gündemimde Refah Partisi. Lise son sınıfta, çocukluğumdan beri var olan siyasete ilgim, okuldaki arkadaşları da organize ederek gazete çıkarmaya varacak kadar, belirgin bir şekilde arttı. Bu arada Hasan el Benna, Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Mevdudi, Fethi Yeken, Mustafa Tahhan kitaplarıyla da tanışmış oldum. 90’larda benim için İsmet Özel okumak bir ayrıcalıktı, sonra bir de, Andırın’dan adresime gelen İkindi Yazıları vardı.
 
Boş zamanlarımda üniversiteyi bitirdim desem yeridir. Biyoloji bölümünden mezun olduğumda yirmi bir yaşımdaydım. Gecem gündüzüm, sırtında beş mikrop, “vergi, kambiyo, kredi, darphane ve faiz”, sömürülen bir halkı kurtarıp, “ne ezilen ne de ezen, hakça bir düzen, adil düzen” kurma gayretiyle geçti. 91 seçimlerinde, MÇP ve IDP ile ittifak yapan Refah Partisi yüzde on barajını aşarak Meclis’e girdi. 92 yerel ara seçimlerinde İstanbul’da dört ilçe belediyesini aldı. Ben Aras Nehri’nin kenarında bir Kürt köyünde öğretmenlik yaparken Refah’ın yükseliş trendi 94 ve 95 seçimlerinde de devam etti. 96 Haziran’ında Erbakan Başbakan oldu. Ve sonra işte 28 Şubat postmodern darbe süreci yaşandı. Çocukluğumun neşesini çalan darbe, yirmili yaşlarımda yine karşımdaydı.
 
Ama sanırım asıl darbe, aynı 90’larda adil bir düzen için birlikte mücadele ettiğimiz insanların, Erbakan’ın tüm çırpınışlarına rağmen, ABD’nin yanında saf tutuşları oldu. Irak bombalanıyordu, ben uykularımdan kan ter içre uyanıyordum. Onlar ise işgale kayıtsız, arsayı ucuza düşürmenin, tuğlanın, demirin, çimentonun hesabını yapıyorlardı.
 
Sonradan fark ettim ki değişen bir şey yoktu. Komünizmle Mücadele Dernekleri çatısı altında örgütlenmiş dindarlık, 1969’da, 6.Filo geldiğinde nerede duruyorsa şimdi de aynı yerdeydi. 
 
Çok uzattım. Muammer Bilgiç, yaşamın, yaşatmanın, barışın, iyiliğin ve güzelliğin yanında olan kadın ve erkeklerle birlikteliğin yeryüzünün en onurlu işi olduğuna inanan ve bunun için çabalayan insanlardan biridir.
 
Nasıl bir dünya hayaliniz var?
 
Yaşamın var olduğu ve devam ettiği bir gezegen olarak dünyanın alternatifi yok. Ya da henüz bilmiyoruz. Sanırım sorunuz insanların yapıp ettikleriyle ilgili. Savaşın değil barışın, çatışmanın değil diyaloğun, kavganın değil kucaklaşmanın, temerküzün değil paylaşmanın, dilendirmenin değil dayanışmanın, sömürünün değil eşitliğin, çifte standarttın değil adaletin, baskı ve tahakkümün değil, hak ve özgürlüklerin, totaliterliğin değil hukukun, betonlaşmanın değil doğanın, rekabetin değil yardımlaşmanın, silahların değil kitapların, kötülüğün değil iyiliğin, çirkinliğin değil güzelliğin, imajın değil samimiyetin, erilliğin değil insanlığın gözetildiği, büyütüldüğü, çoğaltıldığı bir dünya olsun istiyorum. Bir pankart görmüştüm, “bırak Munzur özgür aksın, Hasankeyf’ine baksın!” yazıyordu. Sermayenin yığıp biriktirme tutkusuyla giriştiği yağma ve talana müsaade edilmeyecek bir dünya istiyorum.
 
Birçok yerde yaşadığımız toprakları yaşanabilir kılmanın mümkün olduğunu ifade ediyorsunuz. Yaşadığımız dünyayı, coğrafyayı herkes için yaşanabilir bir hale getirmek için sizce ne yapmalıyız?
 
Kendi dünyasını güzelleştirmek için başkanlarının dünyasını cehenneme çevirmekten kaçınmayanlar yüzünden acı biriktirerek yaşıyoruz. Oysa yaşamı hepimiz için daha kolay ve daha güzel bir hale getirebiliriz. Diğerkamlık, empati yapmak, ön yargılardan arınmak ya da kendimiz için istediğimizi başkaları için istemek gibi kişisel tutumlarımız gereklidir ama yeterli değildir. Çoğunluk olmayı ya da gücü elinde bulunduruyor olmayı başkalarının yaşamları üzerinden tasarruf hakkı olarak gören, belirli bir renkten olup belirli bir ana dili konuşmayı ayrıcalık sayan, bir şekilde kendilerini seçilmiş addeden organize yapılar var. Yani organize bir kötülük var. Organize olmayan iyilik, temennilerde ya da bireysel tutum ve davranışlarda kalan iyilik sadece kötülüğün gücünü artırır. Yaşamı kolaylaştırmak ve güzelleştirmek istemenin ötesine organize olmaktan ve ortak iyi/ ortak ilkeler çerçevesinde oluşturulmuş bir toplumsal sözleşmeden geçer. Birinin Budist, birinin Sünni, birinin Şii, birinin Alevi, birinin Katolik, birinin Ezidi, birinin ateist, birinin deist olması yaşamı kolaylaştırıp güzelleştirmeye engel değildir. Oturup konuşacağız, akarsulara HES yapalım mı, yaparsak bunun yaşamın devamlılığında getirisi, götürüsü ne olur? Binalar doğanın sunduğu malzemelerle mi inşa edelim yoksa betonla mı? Bu kadar beton yetmiş yıl sonra moloz olduğunda hafriyatı nereye dökeceğiz? Şehir içinde ulaşım lastik tekerlekli mi olmalı yoksa şehirler yürüme mesafesinde mi olmalı? Endüstriyel tarım mı yoksa her bölgenin özgün koşullarına uygun organik tarım mı? Hepsini doğanın ve toplumun hakkını gözetecek şekilde konuşabilmeliyiz. Yaşamın getirdiği sorunlara pratik çözümler üretmeliyiz. Bütün bu çözümlerimiz, bir yaptırımı olmayan vicdanlara terk edilmemeli, aynı zamanda hukukla teminat altına alınmalıdır. İnsanların ölüm sonrasına dair tasavvurları ve inançları, bu dünyayı konuşmalarına, güzelleştirmelerine engel değildir.
 
Eleştiri aslında başlıbaşına bir sanattır!
 
Eleştirebilmek ve eleştirilebilir biri olmak sizin için ne ifade ediyor?
 
Öncelikle şunu belirteyim: Bir insan, ırkından, renginden, ana dilinden, doğduğu şehirden, yurttaşı olduğu ülkeden ötürü, kalıtımsal özelliklerinden ötürü iyi ya da kötü olmaz. İnsanların seçemedikleri özeliklerine dair olumsuz cümleler eleştiri değil, nefret söylemdir, ırkçılıktır, ötekileştirmedir. İfade özgürlüğü en çok da insanın egemen karşısında hoşnutsuzluğunu dile getirebilmesidir. Acıların, rahatsızlıkların, hissedilen baskının, beklentilerin, taleplerin, umutların ifade edilebilmesi için dil vardır. İnsanın yeşil başlı gövel ördekle, telli turnayla, sarı çiçekle ya da sarı tamburayla konuşması ama insanlarla konuşmaması kabul edilebilir değildir. Azınlık, çoğunluğun; zayıf, güçlü olanın; muhalif, iktidarın; sivil, resmi olanın; yoksul, servet sahiplerinin; kadın, erkeğin karşısında herhangi bir kaygıya kapılmadan sözünü söyleyebiliyorsa, bu durumda bir ifade özgürlüğünden bahsedilebilir. En başta, halkın verdiği yetkiyle yaşamı kolaylaştırmak ve güzelleştirmekle görevlendirilen, iaşelerini de halktan alınan vergilerden sağlayan kimselerin eleştirilebilir olması gerekir. İnsan yapısı her organizasyon eleştirilebilmelidir. Eleştirel düşüncenin olmadığı, eleştirel düşüncenin desteklenmediği bir toplumda tahakkümün iktidarı vardır. Tahakkümün iktidarında ana haber bültenlerinde kurulan cümlelerden, akademik çalışmalara, inanç merkezlerindeki vaazlardan sivil toplum kuruluşlarının açıklamalarına her bir kelime terkibinin belirlenmiş sınırlar içinde olması istenir. Eleştirinin olmadığı yerde “sözü dinleyip ve en güzeline uyan” bir topluluk da yoktur. Ezberler vardır, önyargılar vardır, inanmak -daha doğrusu inandırılmak- vardır ama öğrenme yoktur.
 
 
 
“Gökyüzünün ötekisi yok ki leyla acının ötekisi olsun” Leyla’ya Mektup adlı şiirinizde böyle bir cümleniz var. Hayatınızın herhangi bir döneminde ötekileştirildiniz mi?
 
Anne tarafım da baba tarafım da çoğunluğun “mütedeyyin” kalıplarında olmasalar da Sünniler, Hanefiler, Türkler. Bu açılardan makbuldük. Ama “Komünist Necmi’nin yeğeni” hitabını duyduğumda altı-yedi yaşlarındaydım. On yıl sonra, Erbakan’ı tanıma çabam karşısında da aynı çevrenin yaklaşımı, “bırak şu yeşil komünisti” oldu. Bazı komşularımızın “bunun annesi Fatsalı” derken de ikametgâh bildirmediklerini henüz çocukluğumda hissettim. Dedem, yerel tanımlamayla “tecir”di, hayvan alıp satıyordu. Sürekli seyahat halindeydi, sürekli de misafirleri olurdu. İşte, Kürtlerin varlığını, ayrı bir dillerinin olduğunu, yine çocukluğumda, kalabalık yer sofralarımızda öğrendim. Yaşıyorlardı, canlıydılar, vardılar ama okulda, bize okutulan kitaplarda, Kürt Teali Cemiyeti’nin ilk kelimesi haricinde yoktular. Erbakan’a “yeşil komünist” diyen çevrelerin, bir insanla ilgili “Ermeni” ya da “Rum” nitelendirmelerini de aşağılamak için kullandıklarını gördüm. Yıllar sonra Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabında çocukluğumun kamera kayıtlarıyla karşılaştım. Yazılı olmayan ama makbul çoğunlukça bilinen, tutum ve davranışa dönüşen kurallar var, bu kuralları kabul etmezseniz sizin de ötekileştirilmeniz kaçınılmazdır.
 
Biz ve ötekiler – Gerçek Hayat
 
Türkiye’de öteki olmak, ötekileştirilmiş olanların hakkını savunmak, seslerini duymak ve duyurmak bunların size çağrıştırdıklarını anlatır mısınız?
 
Devlet, hak ve özgürlüklerin teminatı olmak yerine, farklı kimlikler ve kültürler arasında adaleti gözetmek yerine tüm insanları eşitlemek adına kimlik inşasına giriştiğinde, üstelik bir de bu tavır, kutsal devlet anlayışıyla birleşince, farklılıkların yok sayılması, ötekileştirilmesi, düşman görülmesi kaçınılmaz oluyor. Karadenizli, Sünni, Hanefi, Türk bir ailenin bir erkek çocuğu olarak bir Kürt’ün, bir Roman’ın, bir Ermeni’nin, bir Rum’un, bir Süryani’nin, bir Ezidi’nin, bir Alevi’nin, bir kadının, egemen bakış karşısında, devletin ideolojik aygıtlarından yapılan yüklemeler karşısında, ne hissettiğini tam olarak hissedebilmem, sanırım mümkün değil. Şuna inanıyorum: Hak ve özgürlükler bakımından kimse ayrıcalıklı olamaz. Bana kimlik dayatılmasını, inancımın tanzim edilmesini, rengimden, etnisitemden, dilimden ötürü ikinci sınıf insan muamelesi görmeyi, emeğimin sömürülmesini, özelime müdahale edilmesini, ekmeğimin elimden alınmasını, suyumun kesilmesini, evimin gölgede bırakılmasını, hukuk dışı yaptırımlara maruz kalmayı ya da ifade özgürlüğümün kısıtlanmasını istemiyorum. Bunları hiç kimse istemez diye düşünüyorum. Böyle düşünen insanların da mücadelesine ortak oluyorum. Bir çocuk Gazze’de nasıl çocuksa, Cizre’de de öyle çocuktur. “İsrail zulmettiğinde haykıralım, başkaları zulmederse susalım, Filistinliler zulme maruz kaldığında haykıralım, başkaları zulme maruz kaldığında susalım” tavrı onurlu bir tavır değildir. Türk’e helal sayılan Kürt’e haram sayılamaz. Maraş’ta, Çorum’da yitirilen canlar, Sabra ve Şatilla’da yitirlen canlardan farklı değildir. Metin Yüksel için üzülüp Ali İsmail Korkmaz’a kayıtsız kalınamaz.  
 
“Bir Nature & Community Work Etkinliği”çerçevesinde her Cumartesi farklı görüşlerden insanlarla bir araya gelerek farklı konuları işliyorsunuz. Bu güne kadar çıkarımlarınız neler oldu? Sizi etkileyen düşünce dünyanızda değişikliğe sebep olacak şeyler yaşadınız mı? Bize biraz bahseder misiniz?
 
Salgın sürecinde, hem yasaklar hem de tedbirler nedeniyle, seyahatler, yüz yüze temaslar azaldı. Açık, internet üzerinden kapatılmaya çalışıldı. Farklı ülkelerden, farklı şehirlerden insanlarla, uçak, otobüs yolculuğu yapmadan eş zamanlı görüşme imkânı olduğu fark edildi. Biz de bunu değerlendirdik. Salgından önce, birçok şehirde farklı siyasi partilerden, düşüncelerden, inançlardan güzel insanlarla tanışmıştım. Salgında onlar vesilesiyle de yeni dostluklar kurduk. Türkiye’de en büyük problemlerden birinin toplumun farklı kesimleri arasında iletişim eksikliği olduğunu düşünüyorduk; bu önemli eksikliğinin, tanışmamanın, tanımamanın önyargıları beslediğini görüyorduk. Yasaklardan ötürü insanları evde yakalamışken, ortak tanıdıklarımızı, tanıdıklarımızın tanıdıklarını, dijital iletişim platformlarında bir araya getirelim dedik. Kıymetli Gülayşe Koçak’ın ve birçok değerli arkadaşımızın çabasıyla, Çelik Erengezgin, Hayri Kırbaşoğlu, Cem Somel, Cihan Baysal, İlkay Akkaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Erhan Öncü, Mehmet Özdağ, Ceren Bozkurt, Abdülbaki Erdoğmuş, Mahmut Çelikus, Mehmet Efe, Fuat Keyman, Bedri Soylu, Evren Balta, Berrin Sönmez, Burak Bilgehan Özpek, Yücel Tutal, Tuğçe Tutal, Mehmet Bekaroğlu, Vedat Ozan, Vahap Coşkun, İştar Gözaydın, Nesrin Nas ve Osman İşçi gibi isimleri konuk ettik. Mimarinin dokuz bileşeninden kokunun toplumsal değişimdeki etkisine, Kanal İstanbul’dan yemeğin tarihine, Kentsel dönüşümün küçük esnafı tüketişinden Roman halkının durumuna birçok konuyu müzakere ettik. Hem konuklarımız hem de katılımcılarımız farklı kaynaklardan, farklı kültürlerden beslenen insanlardı. Programlarımızın formatı, herkesin söz hakkının olması, farklı kesimlerden insanların birbirlerini dinlerken hem ihtimam göstermesi hem de yeni farklı bakış açılarına tanıklık etmesi, hepimizin öğretmeni olan bir süreç oldu. Yunus Emre diyor ya, “gelin tanış olalım / işi kolay kılalım.” Bu programlar “tanış olmanın işi kolay kıldığına” dair inancımızı artırdı. Türkiye’nin yaşadığı kötücül süreç farklı kesimlerin, özgürleşerek birlikte yaşamaya dair hem inancını hem de çabasını kuvvetlendirmiş oldu.
 
Bu etkinliklerin bir haftasında İHD Eski Genel Sekreteri Sayın Osman İşçi misafiriniz olmuş. Siz de bununla ilgili gönderiyi alıntılayarak “keşke insan hakları savunucularına hiç ihtiyaç duymadan yaşayabilseydik” yazmışsınız. İnsan hakları sizin için ne ifade ediyor? Toplumumuzda insan hakları bilincinin kazandırılması ve içselleştirilmesi için neler yapılabilir?
 
Olup bitene dikkat çekmek için kurulmuş bir cümleydi o. Hak ihlallerinin süreklilik ve sistematik bir durum arz ettiği, buna karşın cari hukukun işlevsizleştirildiği ya da bu ihlallerin kaynağı haline getirildiği, ihlallere maruz kalanların ve yakınlarının susturulduğu, toplumun büyük kesiminin sindirildiği ya da farklı motivasyonlarla ihlallere ortak edildiği, sivil toplum örgütlerinin kayıtsızlığa zorlandığı, ekranların karartıldığı, gazetecilerin, muhalif siyasetçilerin darp edildiği bir süreç yaşıyoruz. Seçilmiş insanlar sudan bahanelerle görevlerinden alınıyorlar, tutuklanıyorlar, yerlerine kayyım atanıyor, belediye meclisleri feshediliyor, seçme ve seçilme hakkı rafa kaldırılıyor, gözaltılar ve tutuklamalar muhalefeti susturma aracı olarak kullanılıyor, işkence, çıplak arama, zorla kaybetme, kaçırılma gibi kabul edilemez uygulamalar konuşuluyor. Keşke bunları yaşamasaydık, keşke insan hakları savunucuları bu ülkede bu tip olaylara dair raporlamalar yapmak durumunda kalmasalardı da hep birlikte dördüncü kuşak haklara dair daha bilinçli bir toplum oluşturmaya yoğunlaşabilseydik. İnsan, hak ve özgürlükleriyle insandır. Birimizin maruz kaldığı bir ihlale hepimiz tepkigöstermeliyiz, birimizin uğradığı haksızlığı hep birlikte gidermeye çalışmalıyız. İhlaller, haksızlıklar, hukuksuzluklar karşısında kayıtsız kalmamalıyız.
 
Ölmeden önce herkesin sizi dinlediğinizi bilseydiniz ve son bir cümle söyleme şansınız olsaydı bu ne olurdu?
 
Kimseye zulmetmeyin, zulme boyun eğmeyin. Hak yemeyin, hakkınızı yedirmeyin. Akvaryumda yaşamayın, farklı sularda farklı insanlarla tanışın, insanları dinleyin, oturup çay için. Yaşadığınız zamandan onurunuzla geçin.
 
 Zeynebce — Kitap Önerisi kısacık ama anlamlı bir pasaj...
 
“Allah’ını Seven Defanstan Ayrılmasın” isimli bir kitabınız var. Ayrıca, yazmaya devam ediyorsunuz da. Bize kitabınızdan, özel bir hikâyesi varsa isim sürecinden ve yazma serüveninizden bahseder misiniz?
 
 “Allah’ını Seven Defanstan Ayrılmasın” ismi Gezi Direnişi’nden. “Allah’ını seven defansa gelsin” , Gezi’nin renkli sloganlarından biriydi. Anadolu Gençlik Dergisi için o süreci değerlendiren bir yazı yazmıştım, küçük bir değişiklikle de bu sloganı başlık yapmıştım. Sonra da kitabın adı oldu. Kitaptaki her bir yazının ayrı bir hikâyesi, bir yaşanmışlığı var. Bunlar, 1991’den 2013’e muhtelif zamanlarda yazdığım yazılar. İlk baskısından bu zamana 8 yıl geçti, yanılmıyorsam yedinci baskıyı da yaptı. Kitapla ilgili, çok güzel dönüşler oldu. Kitap, yeni tanışmalara, güzel dostluklara vesile oldu. 2015 ‘te ilk baskısını yapan “Dünya Bir Deplasman Biz de Yetimler Gibiyiz” de ikinci kitabım. İki kitapta da “iyi ki yazdım” dediğim yazıların yanı sıra, bugün için faklı bir şekilde yazmam gerektiğini düşündüğüm yazılar da var. Her yeni gün farklı insanlarla tanışıyorum ve yeni şeyler öğreniyorum. Kavrama, algılama seviyem değişiyor. Kendimi sağaltmak için de yazıyorum.