Bir kuşağın mısralara olan sevdası: BAHAETTİN KARAKOÇ
Reklam
Reklam
Hamdi Ülker

Hamdi Ülker

Gündönümü

Bir kuşağın mısralara olan sevdası: BAHAETTİN KARAKOÇ

02 Şubat 2019 - 10:14

AKRA KÜLTÜR SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ 17. SAYI'DAN
Editör: Mustafa Özdemir-e-mail: [email protected]


Hamdi Ülker -
Bir kuşağın mısralara olan sevdası: BAHAETTİN KARAKOÇ

 
Nedendir bilmem ama onun adını anıp da;
“Dilime sen verdin gül ezgisini,
Bir gönül üzdümse sebebi sensin! ...
Seninle aşmışım dur çizgisini,
Töreyi bozdumsa sebebi sensin! ...”

demeden geçemiyorum…
Bir kuşağın mısralara olan sevdasının hiç şüphesiz adıdır Bahaeetin Karakoç. Her ne kadar benim sevdam Abdurrahim Karakoç ile başladıysa da geriye dönüp baktığım zaman ikisini birbirinden ayırıp farklı yerlere koymam mümkün değildi.
Kategorize edemem, ayıramam vesselam. Yok birisi hece yazmış, yok diğeri serbestçiymiş. Ben anlamam onları. Anladığım bir şey varsa o da her “Karakoç” ismini duyduğum zaman yüreğimde kımıldayan namelerdir…
Doksanlı yılların henüz başlarıydı. Lodos Haliç’i yerden yere vuruyor, dalgalar kıyıları yerinden oynatırcasına şamarlıyordu. Bir kış mevsimiydi hâsılı. Benim gözüm, Sirkeci’de katıldığım bir dost meclisinde Sevgili Hasan Sağındık üstadın elindeki kitaplardan birisine ilişiyordu. “Uzaklara Türkü…”
O an için oradakilerin siyasi motifli muhabbetlerinden çok kitaplarla ilgilenmeyi tercih etmiş ve istirham ederek kitabı elime almıştım. Kitabın kapağına çok takılmadan alelacele sayfalarını çevirmeye başlıyordum. Üst kısmı hafiften kıvrılmış bir sayfa çok geçmeden dikkatimi çekiyordu. Belli ki benden önce kitabı okuyan, bir şeye işaret ediyordu. Biraz da meraktan olsa gerek o sayfayı hemen okumaya başlıyordum.
“Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.”

Sevgili Sağındık bir müzisyendi, ozandı. Belki besteleyebileceği, müziğe aktarabileceği dizeler aramıştı. Benim öyle bir derdim yoktu. Yanımdakilerin muhabbetlerinin alay konusu olsam da bir çırpıda şiiri baştan aşağı okumuştum. Kafamı kaldırıp etrafta olup bitenleri manasız bakışlarla süzüyordum. Adeta kanmamıştım. İçimden, bir bardak daha çay içmek istiyormuşçasına bir kez daha okumak gelmişti. Üzerime iyiden iyiye odaklanan bakışlar arasında kitabın diğer sayfalarını da şöyle bir gözden geçiriyor ve iade ediyordum.
Az önce okuduğum dizeler sürekli hafızamda yankı yapıyor, gözlerimin önünden usulca sıyrılıp gidiyordu. Bir kış akşamında Mustafa Ağabeyim sayesinde güzel dostlarla tanışmanın mutluluğu vardı yüreğimde. Muhabbete, hafızama takılan dizeleri fon yapıp çok olmasa da ara ara ortak oluyordum.
Vakit geç olmuştu artık. O gün kitabı arama telaşına girmeyi bırakıp Sirkeci Garı’ndan bindiğim banliyö treni ile İstanbul’un karanlık sokaklarında kaybolup gidiyordum.
O akşam sanki ay bir başka görünüyordu gözüme. Oysaki Yedikule’nin üzerini kirli bir tabaka kaplamış, adeta nefes almaya bile imkân vermeyecek bir hale getirmişti. Lakin dolunay yine de fırtınadan aralanmış bulutların bir boşluğundan olabildiğince seçiliyordu. Dar sokaklarda aheste adımlarla yürürken çok değil birkaç saat önce okuduğum şiir hafızamda yankılanıyordu.
“Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana 
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.”

Ertesi gün ilk işim sahaflara uğramak ve kitabı almak oldu. Onunla da yetinmedim sadece, yanında bana Karakoçları nice senelerde unutturmayacak birçok kitabı da almıştım. Sırada sırf o şiiri bir daha okuyabilmek için vapura binmek ve Üsküdar’a geçmek olacaktı. Yine koşturmaca geçen bir günün sonlarına doğru Eminönü’nden vapura biniyor ve bulduğum en müsait yere oturarak kitabın sayfaları arasında adeta kaybolup gidiyordum. Çok geçmeden vapurda kalabalığın geçmesini bekleyen birkaç kişiden birisi olarak kaldığımı fark etmiş ve yerimden kalkarak aşağıya inmiştim. Üsküdar aslında o akşama doğru benim menzilimde yoktu. Ama yine de sahil boyunca Karakoçlardan nameler eşliğinde birkaç adımda olsun yürümeden edememiştim. Lodos zorluyor, soğuk üşütüyordu. Fazla uzaklaşamadan geriye dönüyor ve belki de geldiğim vapura tekrar biniyordum…
O kış sömestri tatilim İstanbul – Erzincan – Adıyaman üçgeninde geçmişti. Okulların açılması ile birlikte Adıyaman’a görev yerime dönmüştüm. Doyamamıştım İstanbul’a ama şimdilik bu kadar yeterli diyerek ardımda bıraktığım sitemli mısralarla veda etmiştim o koca yürekli şehre…
“Beklesen de olur, beklemesen de 
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende 
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde 
Hangi ses yürekten çağırır beni sana 
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.”

O kış uzun ramazan gecelerinin vazgeçilmez eğlencelerinin başını henüz çiçeği burnundaki yerel radyolar alıyordu. Kimi zamanlar kulakları tırmalayan saçma sapan şeyler yayınlasalar da yine de birçok insan kendisine göre bir şeyler bulabiliyordu o radyolarda. Kimi istek istiyor adına türkü şarkı çaldırıyor, kimileri ise telefon aracılığı ile bağlanıp sesini birçok insana duyurabiliyordu.  İşte o radyolardan birisi vardı ki benim çok ilgimi çeken bir program yapıyordu. Telefonla radyoya bağlanıp bir mahlas söylüyorsunuz ve sizi sırası gelince yayına alıp şiirinizi okumanıza imkân veriyorlardı.  Çok kısa zamanda çok katılımcı ve dinleyicisi olduğu için belki sıranın size gelmesi bir hayli zaman alabiliyordu.
Nitekim arıyorum. Mahlasım yine bir Karakoç şiiri oluyordu. “İlkyazda”…
Bir süre bekledikten sonra radyodan geriye dönüş oluyor ve hazır olmam isteniyordu. Birkaç derin nefes aldıktan sonra derinden gelen bir fon müziğinin akışına kapılıp gidiyordum. “Ihlamurlar çiçek açtığı zaman” diye başlayıp devam edip gidiyordu…
“Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine değdi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi? 
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana 
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana 
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.”

Şiir biter bitmez telefon adeta yüzüme kapanıyordu. Yahut ben öyle hissetmiştim, belki de kural oydu. Bir süre daha yayını dinledikten sonra radyoyu kapatıp dinlenmeye çekiliyordum. Sahura bir hayli zaman vardı ve o gün hayli yorulmuştum. Yatağa uzanıp gözlerimi kapattığım anlardı. Bir telefon sesi ile uyanmıştım. Yatağımın başucundaki ahizeyi hafifçe kaldırıp kulağıma götürdüğümde çok sevdiğim bir arkadaşımın uyarıları ile karşılaşmıştım. “Sen radyoyu dinlemiyor musun?”
Evet dinlemiyordum ve dinlenmeye çalışıyordum. Meğer ben radyoyu kapatıp dinlenmeye çekildiğim zaman radyoyu bir hayli arayan olmuş ve şiirin tekrarı istenmiş. Bant kayıtları olmadığı için ve numaramı da kaybettikleri için yayın arasında sık sık anons geçerek benim radyoya tekrar bağlanmamı istemişler. Birazdan telefonu tekrar çevirip radyoya bağlandığım zaman bütün gerçekleri öğreniyordum. Sunucu buna çok sevinmiş ve beni birazdan tekrar yayına alacağını söylemişti.
Gecenin ilerleyen saatinde yorgun sesimle şiiri okumaya çalışırken bir hayli heyecanlandığımı titreyen ses tonumdan fark ediyordum.
“Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden 
Gemileri yaksalar da geleceğim sana 
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana 
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.”

Ertesi gün meğer ne çok dinleyenimin olduğunu öğrendiğimde heyecanım bir kat daha artıyordu. Tabii ki bu benim sesimle ya da ses tonumla alakalı bir durum değildi. Ben bunun farkındaydım. İşin ucunda Üstat Bahaettin Karakoç ve henüz çiçeği burnundaki o duygu yüklü şiir vardı. Ben o an için bütün zamanlarda sevilerek okunacak olan bu şiiri belki de ilk defa Adıyaman ile buluşturmuştum.
O kışın baharında Hasan Sağındık Ağabeyin bir kaseti çıkmıştı. Büyük bir heyecanla kaseti alıp dinlemek için sabırsızlanıyordum. Üstadın “Ihlamurlar çiçek açtığı zaman” adlı şiiri nasıl bestelenir acaba diye merakla beklerken kaset kapağındaki sözler arasında görememek beni bir hayli üzüyordu. Ama bir tesellim olmuştu ki o da yine üstadın, benim de sık sık müstear isim olarak kullandığım  “ilkyazda” şiiri kaset içerisindeki bestelerden birisi olmuştu.
Bu bile beni ziyadesiyle mutlu etmeye yetmişti. Kaseti bir an önce dinleyebilmek için aheste adımlarla evin yolunu tutarken yine dileme düşüyordu o bahar yüklü dizeler.
“Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif 
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız 
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.”

Çok sonraları yüreğimde bir şeyler kımıldayıp kalemi elime aldığımda Anadolu Efsanelerini birer aşk mektubu edasında yazmayı hayal ettiğimi söylüyordum. Bunu “Kardelene Mektuplar” adı altında yazmak istediğimi kendisini ziyaret etme fırsatı bulduğum Kahramanmaraş’taki evinde anlattığımda gözlerinin içi gülmüş, omzuma dokunmuş ve o güne kadar hafızama bir çivi ile kazılmışçasına duran o şiirini mektup aralarında kullanmama müsaade etmişti.
Ahır Dağı eteklerinden şehre doğru inerken belki hayatım boyunca yaşadığım en mutlu günlerimden birisini yaşadığımı fark ediyordum. Tadı şekere çalmış bir bayramın son gününün ikindisinde o dizeler bir kez daha aklıma düşüyordu.
“Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan 
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana 
Takvim sorup hudut çizdirme bana 
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.”

Ve maksat hâsıl olmuş, Kardelene Mektuplar vücuda gelmişti. Çok zaman geçmeden kitabı koynuma koyup Dolunay Şiir Gecesinin davetlisi olarak gittiğim Kahramanmaraş’ta kapak arkasındaki yüreğimden süzülen seslenişi okuyor ve imzalı kitabımı kendisine takdim ediyordum.
Bir kez daha heyecanıma yenik düştüğümü o seslenişi okuyabilmek için çıktığım sahnede titreyen sesimden fark ediyordum.
Her şeye rağmen yine de dudaklarımdan dökülüyordu o yüreğimde harmanladığım cümleler. Bir kuşağın mısralara olan sevdası, Bahaettin Karakoç benim de Anadolu sevdamın bir Kardelene akıp gittiği mektuplarımı süslemiş, satırlara olan sevdamın adı olmuştu…  
Seslenişim, o salonda tanıdığım tek insan olan Bahaettin Karakoç’tan başkasına değildi…
"Halikarnas Balıkçısı'nın deyimiyle,
Be hey koca yurt! 
Doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine hüzünlü bulutlarla ıslanmış sevda yurdu, aşk vatanı… 
Sende doğmak; ve senin acılarına tebessüm edebilmek ne hoş bir duygu.
İşte bu yüzden, sana sevdalıyım. Dağlarında bir nefes ömrü açıp ve solan kardelenlere aşığım. 
Hani bazen insan, karabulutlar gibi dolar lakin rüzgâr da esse, kasırgalar da kopsa yağamaz. Kimi zaman ise sabahın umut ışıkları ile taze bir yaprağa düşen çiy damlasından bile nem kapıp kelebekler kadar narin olur ve döke bildiğince döker ya, işte bende öyleyim senin için…
Taşlarına, kuşlarına ve bazen de şairin dediği gibi 
-her bahar yularını kırarcasına coşan sularına- sevdalıyım.
Aksakallı Kartal Bahaettin Karakoç'tan ilham aldım. Taşlara, Munzur Kartallarına sevdalı Tahir Erdoğan Şahin'den cesaret aldım ve sana aşk mektupları yazdım, kabul et!.."