Çıyrık benim tel benim...
Reklam
Reklam
Hamdi Ülker

Hamdi Ülker

Gündönümü

Çıyrık benim tel benim...

07 Ocak 2019 - 23:26

 

 

            Yokluk yıllarının mutlu çocuklarıydık biz. Yokluğu bir çocuk masumiyeti ile iliklerine kadar çekmiş, hayallerinin olanca gücü ile uzanıp, lakin bir türlü hedefi yakalayamayan bir çağı yaşamıştık bir zamanlar… Büyüklerimizin kazancı boğazımızı doyurmaya ancak yetiyordu. Oynamak ve eğlenmek ise etrafımızdaki işe yaramaz malzemelerden kendi emeğimizle ürettiklerimizle olurdu. Oyuncaklarımız Çin’den gelen kanserojen plastik ya da ne idüğü belli olmayan malzemelerden yapılmış oyuncaklar değildi. Hepsi kendi mamulümüz, yine hepsi kendi emeğimizin ürünüydü. Biz kendi ellerimizle yapardık çıyrığımızı ve yine kendi emeğimizle takardık telini. Bahçemizdeki söğüt ağacından keserek düzelttiğimiz bir dalın ucuna bir yuvarlak teneke kutu kapağı mıhladık mı dünyalar bizim olurdu. Değme gitsin keyfimize…

            Kimi zaman bulduğumuz bir küçük plastik kutu idi oyuncağımız. Kapaklarından yaptığımız tekerleklerle onu tozlu köy sokaklarında binlerce kilo mutluluk taşıyan ve kilometrelerce mutluluğa koşuşturan bir katara çeviriverirdik. Yahut yırtılmaya yüz tutmuş eski potinlerimizin, topuk kısımlarını yuvarlayıp ortasına uydurulan bir yirmilik çivi ile bir sopanın ucuna tutturup çift dingilli araba yapardık ve değme gitsin keyiflere…

            Elimize geçirdiğimiz çelik telleri büyük bir maharet ile işleyip iki tekerlek bir direksiyon yaptık mı o alandaki ustalığımızı sergilemiş ve maharetimizin zirvesine çıkmış sayılırdık ki işte o zaman dünyalar bizim olurdu. Sıra onu kullanmaya geldiğinde ise tozlu yolların uçarı pilotları kesilirdik. Ve dudaklarımızda mırıldanıverirdi o eskimeyen melodi. “Çıyrık benim tel benim, kâhyam mıdır el benim…”  Değmen gitsin keyiflere…

            Pancar tarlalarından sökülen pancar kökünü kağnıya benzetip, yine o pancarın sivri kısmından yapılan iki tekerleği iki yanına tutturduk mu, ona öküz niyetine koşulacak iki gelinciği yakalama çabasına düşerdik. Avcılık konusunda mahir olup iki de gelincik yakalarsak dünyanın en mutlu çocuklarıydık ve değmeyin keyfimize…

            Karpuz kabuklarından araba yapıp tenha köşelerde saatlerce oynadınız mı hiç? İşte o bambaşka bir duyguydu. Bir yandan bütün hevesimizi alır diğer yandan da utanma duygularımızı kabartırdık. Zira ilerleyen saatlerde bir kuytuya sığınıp saatlerdir bizi eğlendiren kabuktan arabamızı yediğimiz de olurdu. İşte o yüzdendir ki yaz mevsimini ve bizi hem eğlendiren hem de doyuran karpuzun gelişini büyük bir sabırsızlıkla beklerdik. Karpuz geldiğinde ise işte o zaman değmeyin keyfimize…

            Ha bir de o amansız kışlarımız vardı bizim. Adam boyu yağan karda kaybolan toprak damların altında sıcacık bir odaya toplanıp kimi zaman ninemizin anlattığı bitmek tükenmek bilmeyen masallarla avunurduk. Bazen de birkaç ağaç parçasından yaptığımız kızağımız en büyük eğlencemizdi. Kimi zaman kızağı olanlarında ayrıcalıklı zengin sınıfına girdiği zamanlar olurdu. Gücü yetenlerin, eli dönenlerin kızağı, olmayanların ise gübre torbaları olurdu. Yüksek bir tepeciğin başına çıkıp kendimizi salıverirdik mutluluğa ve değme gitsin keyiflere…

            Biz, yokluk yıllarının antidepresan hapı yutmayan, zamane çocuklarının deyimi ile haşarı biraz da görgüsüz çocuklarıydık. Devrin cep telefonu, bilgisayar oyunları olmayan mutlu çocuklarıydık. Sırtımızda yamalı gocuk, ayağımızda eski bir potin ve dudaklarımızda her zaman o eskimeyen türkü nameleri vardı. “Çıyrık benim tel benim, kâhyam mıdır el benim” ve değmen gitsin keyiflere…

YORUMLAR

  • 0 Yorum