Bu Gidiş Nereye?
Kenan Güzel

Kenan Güzel

[email protected]

Bu Gidiş Nereye?

17 Mayıs 2021 - 19:38

Zift Akan Oluklar

1980 sonrası, toplum olarak özellikle İslami ve insani yaşantımızda bir çok sıkıntılar yaşarken, toplum birbirlerine düşman haline getirildi. Bir taraf gerici, mürteci, yobaz vb. yakıştırmalarla karşı tarafa yüklenirken,  diğer tarafta komünist, dinsiz, Allahsız vb sıfatlarla onlara cevap vermeye çalışıyordu. Bu ötekileştirmeler yıllar yılı sürerken bir hiç uğruna, Türkiye halkı kutuplaştırıldı. Bir kesim bu oyundan şahsi çıkar ve menfaat elde ederken, diğer bir gurup ülkeyi kendi duygu ve düşüncesine göre dizayn etmeye çalışıyordu. Bu konuda iki tarafta insani olarak kaybetti ve kaybetmekle kalmayıp ülkeyi içinden çıkılmaz bir kutuplaşmaya sürükledi. Acaba neden, bu iki taraf hiç birbirini tanımaya, ortak bir noktada buluşmaya ve ya herkesi kendi konumunda kabul etmeye yaklaşmadı ve ya yaklaştırılmadı.

Beki bu olayların galibi kimler oldu derseniz, bu iki grup arasında asla bir galibiyet söz konusu olmadı ve olamazdı da. Kazananlar yine kuklaların iplerini parmaklarıyla oynatan hokkabazlar oldu. Ama herşeye rağmen bu oyunu planlayanlar bir kesimin yaşam tarzına diğer bir kesimin de kutsallarına saldırarak bu toplumu birbirine düşman haline getirmeyi başaramamıştı.

Vites Değişikliği
Halkı dizayn etmeye çalışan toplum mühendisleri bu defa yöntem değiştirmiş, kuklaların iplerini başka ellere teslim etmişti. Artık açıktan kavga etmekle yenemeyeceğini anladıkları bir toplulumun, dini ve ahlaki değerlerini  törpülemeye çalışacaklardı. Bu plan müthiş, hiç kimsenin sezemeyeceği kadar sinsi ve sarhoş ediciydi.
Evet, dekor değişmiş, kin ve nefrete ayarlanan alıcılar bu defa duygu ve düşünceye yöneltilmişti. İşte Türkiye, 80’li yıllardan başlayarak bu sinsi planın ağına çekilmeye başlandı. O yıllarda akıl almaz bir Brezilya  dizi furyası başlatıldı. Neden Brezilya derseniz, o gün ahlaki yapı bakımından tamamiyle çökmüş bir toplum yapısı vardı. Televizyonla hiç arası olmayanlar bile bu sihirli ekranın müptelası haline gelmişti.  Çünkü, bu defa plan çok sinsi, aktörler de sevimliydi.  Ahlaki yönden tefessüh etmiş, ar damarı çatlamış bir toplumun ahlaki değerlerini anlatan Brezilya dizileri itikati ve ahlaki deryamıza adeta bir dalgakıran etkisi yapmış, duygu ve düşüncelerimizi yavaş yavaş törpülemeye başlamıştı. Özellikle gençlerin duygu ve düşüncelerine hitap eden bu serialler, gönülleri adeta bir mikrop yuvası haline getirmiş, itikati ve ahlaki yönden defolu bir gençlik meydana gelmişit. O günün gençleri artık bugünün anne ve babaları oldu. Gençliklerini manevi vurgunla geçiren bu nesil, artık inanç ve geleneklerinin tasvip etmediği gayrı meşru bir hayata çekilmeye hazırdı.

Vites Boşa Alındı
2000’li yılları takiben kendisini adeta Fransız Rönesans’ının bir temsilcisi olarak görmeye başlayan Türkiye toplumu,  bu yaşanan manevi vurgunla  dini duygu ve düşüncesinden uzaklaştırıldı. Yıllar önce kuluçkaya yatan mikroplar artık bünyede dolaşmaya başlamış, önceki hayatlarında sıkı sıkıya sarıldıkları ne kadar değer varsa hepsinin bir vites kolu misali boşa almıştı. İşte duygu ve düşüncede gerçek manada savrulmak bundan sonra başlamış, inandıklarını değil yaşadıklarını din zanneden bir toplum meydana getirilmişti.
 
İş sadece Brezilya dizileriyle de kalmadı. Yıllardır Brezilya dizileriyle büyüyen gençlik, ‘’Brezilyalılardan bizim neyimiz eksik. Hatta biz onlardan daha kalitelisini yaparız, onlara ihtiyacımız yoktur’’ düşüncesiyle, toplum olarak nasıl bir tuzağa çekildiğimizin farkına bile varamadık. O günler; ‘’Yahu bu dizileri bizim kültürümüzü yansıtmıyor, adetlerimize de aykırı. Bunlara bakmak caiz değildir’’ diyenlerle çok karşılaşıyorduk. Evet, o gün öyleydi. Onlar bizden değil ve bizim kültürümüzü de yansıtmıyorlardı.
 
‘’Ormandaki ağaçlar şekva ederek derler ki,
Nedir çektiğimiz şu baltanın elinden.                                                                                           
Lakin kimi kime şikayet edeyim ki,                                                                                                      
Kırılası baltanın sapı bizden
.’’

Baltanın Sapı Bizden
Evet, bu defa baltanın sapına bizimkiler geçmişti. 2000’li yılların ardından toplum olarak ikinci preslenmeyi yaşamaya başladık. Artık bizim de Brezilyalılar gibi dizilerimiz, oyuncularımız, yönetmenlerimiz vardı. Senarize edilen şeyler bir edebi türden daha ziyade, adeta toplumu gayrı meşru bir hayata sürüklemeye ayarlıydı. Ben burada bir kesimi suçluyor, diğer bir kesimi savunuyor değilim. Burada, toplum olarak nasıl bir ahlak erozyonuna uğratıldığımızı anlatmaya çalışıyorum. Eğer söylediklerimin yanlış ve  abartı olduğunu düşünüyorsanız, buyurun TV kanallarındaki dizilere ve işlenen mevzulara bir bakın. Bu diziler, gayrı meşru bir hayatı meşrulaştırmaktan, aile yapımızı, adetlerimizi ayaklar altına almaktan öte gençlerimize hangi ahlaki, hangi milli duygu ve düşünceyi aşılıyor, söyler misiniz?

Bugün ecdadımız adına yapılan dizilere bir bakın, bunlar bile gerçekleri sergilemekten daha ziyade hırs ve öfkeyi, adam öldürmeyi, kılıçla kafa kesmeyi lanse eden mafya filimlerinden ne farkı var? Acaba, dört kıtada at koşturan ecdadımızın hayatında merhamet şefkat, asalet, adalet ve insana sevgi yok muydu? Bu nasıl bir tarihi gerçeklik. 

'' Milli ve Yerli''
Evet, biz yine yerli ve milli dizilerimize dönelim. Bu ‘’yerli ve milli’’ dizilerdeki öpüşme ve yatak sahnelerine bakmaya utanan bizler, şimdi ailece bu sahneleri beraber seyretmekten utanıyor muyuz? Hangimiz bu ‘’ yerli ve milli’’ dizi furyalarından çoluk çocuğumuzu uzak tutmak için çapa sarf ediyoruz. Hatta, utanma bir yana o aile içi tacizlerin, ahlaksızlıkların empoze edilmeye çalışıldığı filmleri ailece seyretmekten zevk alıyor, reytinglerinin yüksek olmasıyla da yaptığımız işin ne kadar isabetli olduğunu düşünmüyor muyuz?
 
Eğer bütün bu yaşananlardan devlet ve millet olarak hala bir rahatsızlık duymuyorsak, kadınlara kıyan canileri, çocuk tacizcilerini, anne-baba katillerini neden sokaklarda arıyoruz? Neden her gün karşısında süslendiğimiz aynalara bakmıyor, suçu kendimize aramıyoruz?  Düşman evimizin içine kadar sokuldu, yatak odalarımızın kapısını çalıyor, evlatlarımızı yataklarından bir uyurgezer hassasiyetiyle alıp bizden uzaklaştırıyor, ne zaman bunun farkına varacağız.
 
Bugün kendi meşrebi ve siyasi düşüncesini hakim kılmaya çalışanlar, çıkar ve menfaatleri mevzubahis olunca adeta birbirine diş göstermekten geri kalmıyor, ekranlarda kavga etmekten çekinmiyorlar. Beki, bu toplumu ayakta tutan aile yapısı her gün dinamitlenirken, evlatlarımız bizden koparılıp bir tacizci, bir katil, bir hapçı haline getirilirken neden kimseciklerin sesi çıkmıyor. RTÜK denen kurumun başındaki insanlar acaba bu yaşananlardan, bu dizilerden  hiç mi rahatsızlık duymuyorlar?
 
Bugün, sahiplerinin muhafazakar kesimin çokluk teşkil ettiği TV’lerin dizilerine bir bakın.  Ahlak, namus, ar, haya adına bir şey görebilecek misiniz? Her şeyin  ‘’milli ve yerli’’  olmasını arzu edenler, bu kanalların yerli ve milli olmasını hiç mi önemsemiyor? Belki devlet yetkilileri bunu göremiyor olabilir ama, kendi alanı dışında her şeye laf yetiştirmeye çalışan Diyanet İşleri Başkanlığı neden bu işin takipçisi olmuyor? 
 
Bence bugünlerde bu ülkenin yeni yeni camilere, medreselere  ihtiyacı yoktur. Bu ülke ve milletin genç neslini bu kaygan zeminden kurtaracak ıslah evlerine, mürebbilere, okullara ve sağlam bir aile yapısına ihtiyacı vardır. Bunun olabilmesi için de, adeta şarj kablosuyla TV’lere, dizilere ve sosyal medyaya bağlı bulunan gençlerimizi bu bağımlılıktan kurtaracak projelere ihtiyacımız var.

‘’ Allâha güven, sa'ye sarıl, hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol ‘’