Gençlik Aşısı
Kenan Güzel

Kenan Güzel

[email protected]

Gençlik Aşısı

26 Eylül 2021 - 14:04

Bizim Aşımız

Toprağa atılan her tohum, beklenen güzel bir baharın özlemidir. Gençlik, bir milletin bahçesine bu anlamda atılan ve insanlık ağacının bekası için en önemli yaşam çekirdeğidir. Bu çekirdek o milletin gen haritasını içinde saklayan bir sanduka misalidir. Bir millet bahçesini bu anlamda tımar etmiyor, gerekli dermanı gerekli vakti ayırmıyor ve tomurcukları kurtlanan meyveleri zamanında aşılamıyorsa, o bahçede saksağan sesinden, karga gürültüsünden ve çekirge uğultusundan başka hiç bir ses duymayacaktır.
 
Son yıllarda millet olarak bahçemiz müthiş bir hazan yaşıyor. Kasırgalar, tayfunlar ve fizyolojik fırtınalar gençliğimizi yerden yere savuruyor. Gönül dağarcığına bir türlü imani mayayı çalamayan,  sürekli başkalarının bakracına parmak banma hayaliyle benliğindeki bütün milli manevi  meyvelerini heba etti. Buna rağmen bu asi ve GDO’lu neslimiz ne onlara benzeyebildi, ne de kendi fabrika ayarlarına bir daha geri dönebildi.  Duygu ve düşüncede istikamet ve mukavemette kaybolunca, tedavisi zor virüssel hastalıklara maruz kaldılar ve kendilerine yabancı bir hayat tarzına yenik düştüler. 
 
Her illetin bir çaresi, bir aşısı vardı. Millet olarak bir türlü bu virüse karşı gençliğimizi kurtarabilecek bir aşı geliştiremedik ve elimizde bulunan milli ve manevi aşılarımızı da bir türlü güncelleyemedik. Hep kısır döngülerle, siyasi lafazanlıklarla ve antibiyotik tedavilerle vaktimizi boşa geçirdik. Devletin de ortaya koyduğu bir kültür politikasının olmamayışı, başta aile yapımızı kokuşturmuş ve gençlerimizi değerlerinden uzaklaştırmıştı. Bir Deist iştahıyla hep kendi duygularını tatmin etmenin hülyalarıyla yaşamaya başladılar. İşte bundan dolayıdır ki bu delikanlılar,  imani değer çeperlerini de yıkarak, kuralsız bir dünyanın acımasız dişleri arasında  kaybolup gittiler.
 
Her cemiyet kendi gençliğinin çehresinde değer kazanır ve kuvvet bulur. Aslında dünya üzerinde örnekleri kendinden çok nadir milletlerden biriyiz. Çünkü, bizim ilk gençlik devrimiz sahabe dönemi gençliğidir. Onlar, örnekleri kendinden bir hareketin ilk temsilcileri olarak göze çarparlar. Aradan geçen uzun bir zaman diliminden sonra yaşlanan bu aşk ve iman ağacına Osmanlı yeniden gençlik aşısı yaparak o kökleri tekrar yeşertmeyi başardı. O gövdeden tekrar Ebubekirler gibi Fatihler; Ömerler gibi Yavuzlar; Osmanlar gibi Kanuniler çıkarmayı başarmıştı.
 
Sahabe devrinden başlayarak Osmanlı'ya kadar dünyanın en merhametli, en zeki, en çalışkan ve en heybetli gençliğini ortaya çıkarmayı başarmıştık. Gençlikten ihtiyarlığa yol alan her canlı gibi, biz de yaşlılık ve yorgunluk çağına girdik. ‘’Hasta adam’’ yatağa düşünce, arkadan gelenler yerli ve milli aşıyı bir türlü günümüz virüslerine adapte edemedi ve damarlarımıza Avrupa aşısını enjekte ettiler. Zamanla duygu ve düşünce sistemimiz üzerinde matlaşma, bulanma ve kaymalar gibi yan tesirini gösteren bu aşı, bizi yaşamak için yaşatmak fikrine bağladı. Faz çalışmaları başarıyla yapılmış sahabeden günümüze kadar gelen ve Osmanlı'nın tekrar güncellediği gençlik aşısını başarıyla gençliğimize uygulayabilseydik, bugün yaşadığımız kırılmaları asla yaşamayacak ve sosyal bunalımlara maruz kalmayacaktık.
 
‘’ 17. Asırdan asrımızın eşiğine kadar geçen üç asır içinde, bu harikulade gençlik şahsiyetinin çözüldüğünü görüyoruz.’’ Bu üç asır milletimizi bir kasırga gibi biçmiş, gençliğimizi şehvetle, imanımızı riya ile, siyasilerimizi menfaatle, alimlerimizi cehaletle esir haline getiren bir milli varlık (!) bize miras bıraktı. Biz şu anda o varlık üzerinde kızılcık şerpeti gibi kan kusuyor, hala bir çaresini bulamıyoruz.  Halbuki bugün corona virüse karşı milletçe teyakkuza geçtiğimiz gibi, bu yıkılışa karşı da en az  onun kadar hareket halinde olmalıydık.
 
Bu Virüs Bize Ne Zaman Bulaştı
Milletçe dini duygu bakımından ilk yıkım Servet-i Fünun’un temsil ettiği ve yüzünü Batı’ya dönmek isterken materyalizmin ve pozitivizimin bataklığında boğulan gençlerle başladı.  Aslında ona zemin hazırlayan tanzimat ekolünü o yöne sürükleyen zihniyetin de hiç bir felsefi dayanağı olmadığı gibi, bize sunduğu düşünceleri de bizim inancımızla asla bağdaşmıyordu. Çünkü; ‘’ Ziya Gökalp’in derme çatma parçalar halinde Durkheim gibi bir Yahudi mütefekkirinden adapte ettiği fikirlerle bizim felsefemiz yapılamazdı. Zira onda bizim ne imanımız, ne ahlakımız barınıyor, ne de mukadderatımızın tohumları bulunuyordu.’’ İşte bizi biz yapan dinamikleri kah Turan’da, kah Paris’te, Kah Londra’da arama sevdasına düşen bir kaç nesil bu şekilde manevi yorgunluk yaşıyordu.
 
Evet, bu devirde çok hızlı bulaşan ve bir türlü tedavisi bulunamayan bu inkar hastalığı, diğer devirlerde de artarak devam etti. İstiklal savaşından sonra cesur, bilgili, medeni ve ümitle şahlanmış bir gençlikle tanıştık. Fakat bu yeni nesil de düzgün aşılanamadığı için sadece kaba kuvvetin, tespotluğun ve maneviyatsızlığın sembolu oldu. Bunlar kendi kuvvetine bağlanan, eskiye düşmanlık duyan ve bununla da bütün değer hükümlerini çiğneyen, bir putperest sarhoşluğu içinde değer dünyamızı alt-üst etmeye devam ettiler.

Son Yıkım
Aslında bu dönem şu anda üzerinde bugünün gençliğinin sürgün ettiği dönemdir. Verdiği yıkıcı hasara bakacak olursak bu dönem daha önceki dönemlerden çok daha yakıcı ve yıkıcı olmuştur. Çünkü bu dönemin aktörlerinin başında Batı’dan transfer edilen ‘’fizyolojik iştahların’’ hakimiyetine teslim edilen bir gençlik vardı. Bu bünyelere ‘’Gençlik aşısı’’ yerine, fizyolojik iştahlarını kabartacak gıda takviyeleri yüklendi. Bunlarla bozulan hormonal dengede zamanla milli ve manevi hayattan sıkılmalar baş gösterdi. Mühendislik harikası bu tuzağı hazırlayanlar, televizyon ekranlarına sürdükleri din tacirlerini, itikat hırsızlarını ve cinsellik içeren dizilerle bu nesli,  milli manevi değerlerine karşı düşman haline getirerek onları akıldan da sıyırarak sufli duygularının seviyesine indirip etlerle sinirlerin hükümdarlığına teslim ettiler.
 
‘’ Bugün artık kutsallaştırdığı uzvi yapının sakat sinirleriyle kıvranan nesli tedavi için, tam hastalığın bulunduğu yerden işe başlamak lazım geliyor. Uzviyetten ilme, ilimden felsefeye, felsefeden sanata ve ahlaka ve nihayet dine yükseltmemiz lazımdır. Böyle adım adım yürüyüş hasta, hem de şaşkın bir nesli Allah’a götüren yolda yeniden canlandırabilir. Bu iş bir maarif işidir ve bir neslin kurtuluşunu ancak maarifin  yükselmesinde aramak lazımdır.’’