Zor Günlerin Adamı
Kenan Güzel

Kenan Güzel

[email protected]

Zor Günlerin Adamı

04 Nisan 2021 - 18:53

Bir GÜLÜSTAN Nağmesi -3-

                      Zor Günlerin Adamı Ahmet Cevat

Ahmet Cevat için 1900-1917 yılları arası çok önemli bir zaman dilimini teşkil ediyordu. Onun duygu ve düşüncede gönül dünyasını aydınlatması ve milli manevi değerleri halkına taşıması bu dönemlere rastlar. Bir milletin var olabilmesi için ayakları vatan toprağında gezerken, başının da semavi bulutlarda dolaşıyor olması gerekiyordu.
 
Ahmet Cevat, bir taraftan kendi iç dünyasını zenginleştirmeye devam ederken, diğer taraftan da ülkesinin milli varlıklarını yüceltmenin derdindeydi. 1919 yılında Bakü Devlet Üniversitesi’nin açılması, Bakü’deki okul sayılarının artması milli-manevi duyguların da halk tarafından benimsenmesine büyük katkılar sağlamıştı. Azerbaycan halkının kendi ruh dünyasında gerçek manada dirilişi,1920 yıllarında, kızıl suratlı, kızıl kalpli Bolşeviklerin Azerbaycan’ı işgal etmesiyle tam bir kabusa dönüşür.
 
Kirli ayakların o tertemiz toprakları kirletmeye başladığı bu dönem aynı zamanda milli-manevi değerlerin de gönüllerden koparılmaya çalışıldığı bir dönem olarak bilinir.  Ahmet Cevat’ın gençlik yıllarından beri hülyalarıyla yaşadığı GÜLÜSTAN bahçelerini adeta kızıl kıyamet bir hazan vurur. Yıllardır yetiştirmek için gecesini gündüzüne katarak bahçıvanlık yaptığı güllerinin bir bir solması, onun derinden üzer.
‘’ Bir gül ektim, açılmadan derdiler.                                                        Zahmetimden bana bir diken kaldı.’’  der.                                                                       
1920-1930 yılları arası Rus baskısı ve zulmünün bütün vatan topraklarında iyice hissedildiği bir dönemdir. Kızıl kalpli Faşistlerin Azerbaycan topraklarını işgali aynı zamanda, omurgalı insanların da mumla arandığı bir dönemin başlangıcı olur. Bir davanın gerçek manada kahramanları işte bu zor imtihan dönemlerinden sonra ortaya çıkararak, Ahmet Cevat gibi korkmadan gerçekleri haykırmaya başlarlar. Bunlar yatakta ölmeyi kütüklerde doğranmaya tercih eden vatan fedaisi yiğitlerdir. Defalarca ölümle ve ailesiyle tehdit edilmesine rağmen o, Moskof zulmüne karşı bir elif misali dimdik ayakta durmaktan asla vaz geçmeyerek, nerede bir mazlum, bir mağdur varsa oraya koşuyordu.
          1912 yılında daha genç denebilecek yaşlarda, hayatın zevkini yaşama yerine              ‘’ Kafkas Gönüllüleri Cemiyeti ’’  önderliğinde yardım toplama işine başlar ve topladıkları yardımlarla  Balkan savaşlarında kötü günler yaşayan Türkiye insanının yardımına koşar. Yanında gönül birliği yaptığı aynı duygu ve düşünceyi paylaştığı dostu şair Abdullah Şaik vardır. Bu dönem zor ve zor olduğu kadar da çileli bir dönemdir. Bir taraftan kendi halkının bünyesindeki insani hastalıklarla uğraşırken, diğer taraftan da kapı kapı dolaşıp yardım toplayarak Ermeni ve Rus zulmüne uğramış Erzurum, Kars, Sarıkamış, Batum ve Gürcistan’daki insanlara ulaşmaya çalışır. Topladığı 300 bin Ruble yardımı bu bölgelerdeki mağdurlara ulaştırır. O gün Rusların bütün baskı ve tehditlerine rağmen, dur durak bilmeden koşmaya devam eder.
Ahmet Cevat, gönlünde her dinden, her dilden ve ırktan kişilerin oturabileceği sandalyesi olan bir insandı. O, hayatı boyunca asla ırkçılık ve ayrımcılık yapmadı ve yaptırmadı. Yardım ulaştırdıkları bölgelerde sadece kendi milletinden olanlara değil, mağdur ve mazlum herkese kucak açıyor, parasal yardımın yanında meişet eksikliklerini de gideriyordu. 18 Temmuz 1917 tarihli Açık Söz gazetesinde yayınladığı bir makalede; ‘’ Sayılarının 3 bine yakın olduğu yerlerde Müslümanlar için okul açmaya karar verdik. Bunların yanında Gürcü, Kürt, Laz, Acarlar da bu okullarda çocuklarını okutma imkanı bulacaklar…’’ diyerek, herkesin bu taşın altına elini sokmasını istiyordu.
Evet o, etrafında bu ağır yükü omuzlayacak aşına çehreler arıyordu. Hak bağıran sesi ile adeta semaları inletmesine rağmen, çığlıklarına kimseciklerin cevap vermemesi onu derinden üzüyordu. Bir taraftan Rus’un zulüm ve baskısı, diğer taraftan mağdur ve mazlumların feryatları. Buna rağmen etrafındaki insanların gassalın elindeki meyyit gibi sessiz ve ölgün olmaları ona en büyük acı ve ızdırabı yaşatıyordu. Bir makalesinde; ‘’ Mikrobun ne olduğunu bilmeyen kanımız, yüz defa tahlil edilse içinde ne kadar hastalığın olduğunu göreceksiniz. Biz bu durumlara nasıl düştük. Bize gıpta ile bakan sayıca bizden çok az olan milletler, bazı entrikalarla bizim yolumuz keserek, kendi sayılarını arttırdılar. Bunla da yetinmeyip, bizi yok etmek için kökümüze musallat oldular…’’ diye feryat etmekten kendini alamıyordu.
 
O, hayatı boyunca rahat ve rehavetin kollarına asla teslim olmadı. Hep çile ve ızdırabı seçti. Saraydan kız almasına rağmen hiçbir zaman saray hayatı ve saray şatafatı yaşamadı. Başkaları gibi bir tarafa çekilip sessiz kalabilir ve hayatını yaşayabilirdi ama, yapmadı. Defalarca; ‘’ Sana ne, senden başka milletini düşünen vatanperver kimse yok mu? Rahat bir hayatın var, otur keyfine bak. Sen kimsin ki, Bolşeviklere karşına alarak, millete sahip çıkmaya çalışıyorsun.’’ gibi onu üzen sözlere karşı o;
 
‘’ Soranlara ben bu yurdun anlatayım nesiyem.                                                                Beni çiğnenen bir ülkenin Hak bağıran sesiyem’’  karşılığını veriyordu.
       
Onun hayatı boyu düşündüğü tek bir şey vardı. Vatan ve milletine sahip çıkacak insanlar yetiştirerek, onlarla dünyayı barış adacıklarına çevirmekti. Etrafı duygusuz, basiretsiz, ümitsiz kendi insanlarıyla dolu olmasına rağmen o hiçbir zaman ümitsizliğe düşmedi ve geleceğe hep ümitle baktı. Bahçesindeki bütün gülleri solsa da, semalar yağmur vermese de, gözyaşlarıyla o tek kalan fidanı susuz bırakmayacaktı.
 
                                  ‘’ Bir gül ektim, açılmadan derdiler.                                                                                    Zahmetimden bana bir diken kaldı.                                                                                  Emek çektim, gün geçirdim, gül ektim,                                                                            Emeğimden bana bir fidan kaldı.’’

Evet, Ahmet Cevat işte elinde kalan o bir fidanla, Azerbaycan bahçesini Gülüstan’a çevirmek için hayatını ortaya koyacaktı.

( Gelecek yazımız:  Ahmet Cevat'ın 1. Dünya savaşı yılları)