Dünyanın en eski alfabelerinden birine sahip olmaları; ileri bir kültür düzeyinde olduklarının, anlatacak hikâyelerinin ve bu hikâyeleri anlatacak yazılı dillerinin olduğunun göstergesidir. Tarihi eski, kültürü derin, toprağı az, yeri dar diğer Kafkasya halkları gibi Gürcüler de devletler kurmuşlar, devletler yıkmışlardır. Ama çoğunlukla doğudan, batıdan gelen daha güçlü kalabalıkların işgaline uğrayıp zor zamanlar geçirmişlerdir. Gün olmuş Bizans atlılarının nalları eşmiş topraklarını, gün olmuş Arap askerlerinin kılıçları boyunlarını vurmuş.
İran, Osmanlı ve Rus askerlerinin gelip geçtiği, kalıp göçtüğü Gürcistan topraklarının doğu kısımları 1802 yılında Ruslar tarafından bir kez daha işgal edilse de ağırlıklı olarak Müslüman Gürcülerin yaşadığı batı kesimleri ve Batum çevresi dâhil Karadeniz kıyıları Osmanlı idaresinde kalmaya devam etmiş.
Gürcistan topraklarının büyük kısmı 1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından imzalanan Edirne Antlaşması ile Rus kontrolüne girmiş; kalan kısımların da Rusların eline geçmesi eskilerin "93 Harbi" dedikleri tarihi, coğrafyayı ve insanı savuran büyük fırtınada olmuş. Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiği için 93 Harbi olarak kayıtlara geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Gürcülerin payına da büyük trajediler, kitlesel göçler düşürmüş. Bu savaşta ağır bir yenilgi alan Osmanlılar; Ayastefanos ve arkasından da Berlin Antlaşmaları ile Kars, Ardahan ve Batum’u Ruslara savaş tazminatı olarak bıraktı.
Bu antlaşmanın uygulanması için de 1879 yılında İstanbul Antlaşması imzalandı. İstanbul Antlaşması tazminatın ödenme koşullarının yanı sıra bırakılan topraklardaki Müslüman halkın durumunu da düzenledi. Müslüman ahalinin durumu antlaşmanın 7’nci maddesince düzenlenmişti ve zorunlu göç öngörmüyordu. Antlaşmaya göre göçmek isteyenler üç yıllık bir süre içinde taşınmaz mallarını satabilecek, yanına alabileceğini alarak gidecekti. Zorunluluk olmamasına rağmen, önemli ölçüde Osmanlıların zorlamasına bağlı olarak Müslüman Gürcüler Karadeniz sahil hattını izleyerek batıya doğru göç etti.
Göçlerin yönü genellikle batıya doğru; Bursa, Aydın gibi yerlereydi. Ordu’ya Gürcü yerleşimi öngörülmüyordu. Bu aşamada Osmanlılarla inişli çıkışlı bir ilişkisi olan Çürüksulu Ali Paşa ve ailesi Ordu’da yaşıyordu. Ali Paşa’nın memleketi Çürüksu ahalisi de göç edenler arasındaydı ve Ali Paşa nüfuzunu kullanarak Gürcü göçmenlerin bir kısmının Ordu bölgesinde iskânını sağladı. “Muhacirlerin Ordu’ya göçü ve burada yerleşmeleri ise Çürüksulu Ali Paşa’nın mahirane bir oldu bittisi gibi görünüyor. (…) Öyle anlaşılıyor ki Ali Paşa, Çürüksu’daki nüfuz alanının bir benzerini yakın çevresiyle önceden tanıdığı, bildiği Ordu bölgesinde kurmaya niyetliydi. (…) Ali Paşa’nın iskân memuru olarak merkezinde yer aldığı ve Ordu kazası İdare Meclisi ile iş birliği yaptığı bu sürecin sonunda mevcut muhacirlerin neredeyse tamamı iskân edildi.”
Bu iskân sürecinde Ordu’da; “Çoğunluğu Türk ve Ermeni köylerinin arasında bulunan devlete ait (miri) arazilerde muhacirler için yirmi altı köy kuruldu. (...) bu yirmi altı köye 1.034 hanede 4.254 nüfus yerleştirilmişti.” Bu yirmi altı köyün de dört tanesi o günkü Habsamana’ya (Gölköy) kurulmuştur: Küşadiye (Yuvapınar), Hayriye (Hasancık-Okçabel-Depeköy mıntıkası), Şevkiye (Paşapınar), Cihadiye
Bugün Gölköy’de ekonomi, politika konuşulacaksa; insan ve hukuk konuşulacaksa Mevlüt Bayrak olmadan; Abdullah Dinç, Fikret Egemen olmadan ne kadar eksik kalır? Yarım Ağa olmadan Gölköy sokakları ne kadar ıssız olur? Mahmut Dinç, Niyazi Mert eksik kalırsa Gölköy’ün eğitim tarihi ne kadar yavandır… Ve elbette Seyit Yaylası'nda yıldızlara yoldaş olan Ergül Dinç ve Gölköy’ün devrimci tarihinin yapıcısı olanları da unutmamak gerek…
Göçün üzerinden neredeyse 150 yıl geçti; Gürcülerin bir kısmı kimliğini koruyup yeniden üretiyor, kimisi hâkim kültürel iklime çoktan uymuş durumda. Artık köylerden kent merkezlerine, yaşamın bütün alanlarına yayılmış olarak varlığını sürdüren Gürcüler; Ordu ilinin siyasal, toplumsal, iktisadi varlığının sahibi ve Ordu ilinde bir "renk" değil, kentin asıl sahibidir.
GÖLKÖY’DE GÜRCÜ MÜZİĞİ
Gürcü müziği Kafkasların en köklü ve zengin müziklerinden biridir. Hem halk müziği hem de çok sesli vokal yapısıyla dünyanın ilgisini çekmiştir. Anlayacağınız Gürcü halk müziği, kökenleri ve icrası itibarıyla dünyadaki ender çok sesli müziklerden biridir. Bu özelliğinden dolayı da UNESCO tarafından somut olmayan kültürel miraslardan sayılarak koruma altına alınmıştır. Bugün çok sesli müzik dendiğinde akla gelen Avrupa’dan çok önce Gürcüler çok sesli müzik yapıyorlardı.
Peki, Osmanlı-Rus harbi döneminde Gölköy’e gelen Gürcüler müziklerini de getirebildiler mi? Müziğin üretiminde doğa yapısı, toplumsal ilişkiler; kültürel, tarihsel, siyasi ve dini gibi birçok etken vardır. Müzik sadece bir ses örgüsü değil, aynı zamanda toplumun kimliğini, değerlerini ve yaşam biçimini yansıtan bir aynadır. Müziğin üretimi için gerekli olan şartlar değiştiği için Gürcistan’da var olan müziğin üretimi de Türkiye de dâhil başka kültürlerin hâkim olduğu coğrafyalarda zayıflamış ve kesintiye uğramıştır. Müzik; doğa, aşk, savaş, din ve toplumsal yaşam temaları etrafında şekillenir.
Gürcülerin müziği gibi halk dansları da dünyada çok önemli bir yere sahiptir. Gerçi toplumların müzikleri ile folklorları birbirine bağlıdır. Biri olmadan diğeri olmaz. Anadolu’ya göçle beraber müzik gibi folklor de yerel kültürlerle sentezlenerek özgün niteliklerinden uzaklaşmıştır. Göçle beraber halk dansları da üretilme iklimlerini kaybetmiş; göçmenler tarafından yaşatılmaya çalışılsa da yaşatılamamış, hâkim olan karşısında güdükleşerek yok olmaya yüz tutmuştur. Belli bir yaşın üstündeki Gölköylülerin günlerce süren düğünlerden, bayram seyrandan aklında kalan en önemli görüntü, harman düzlerinde tutulan horonlardır. Bunlardan birisi de Gürcü horonu idi. Ben de çok iyi hatırlıyorum; çocukluğumuzun Gölköy’ünde Bekçi Kazım amcanın Gürcü folklorunun örneklerini sunmasını...
Düğünde, bayramda dostlarının zorlamasıyla çıkardı meydana ve Gürcü folklorundan küçük bir bölüm sergilerdi. Bugün Gölköy’de ve çeşitli yörelerde oynanan Gürcü horonu yöresine göre farklılıklar gösterse de Gürcü halk danslarından ve Karadeniz danslarından motifleri içinde barındırmaktadır. Bileni, oynayanı azalsa da Gürcü horonu; Ordu kültürünün önemli bir unsuru olarak yaşatılması herkesin boynuna borç olan bir zenginliktir.
Yazan: Yaşar Erkoç & Cemalettin Canlı
Video ve Seslendirme: Yaşar Erkoç
Yorumlar
Kalan Karakter: