Reklam
Reklam
Ertuğrul Günay

Ertuğrul Günay

Karşı siyaset: Gözlemler, Eleştiriler, Öneriler

12 Eylül

12 Eylül 2020 - 11:25

12 Eylül 1980 askeri darbesinin üstünden -günü gününe- 40 yıl geçti. Bugünün gençleri, çoğunlukla 12 Eylül’ü, ülke düzeyinde can güvenliğinin kalmadığı kötü gidişe askerlerin son verdiği gün olarak olarak biliyor.

Gerçek bu kadar basit miydi; yoksa 12 Eylül, -ölmenin/öldürmenin acımasızca kullanılarak- ülkenin içine çekildiği bir tuzak mıydı?

Türkiye’nin 1946’da başlayan çok partili demokrasi dönemi askeri darbe ve müdahalelerle örselenmiş, yaralı, sancılı bir süreçtir.

Sürecin ilk yanlış adımı 27 Mayıs 1960’ta atıldı. 1960’ın sonunda veya 61’in baharında seçim yapılsa değişmesi kaçınılmaz olan iktidar (DP), 1960’ın Mayıs’ında Silahlı Kuvvetler içindeki bir cunta tarafından alaşağı edildi. Ardından, eski iktidar mensuplarına karşı yakışıksız davranışlar,  toptancı yargılamalar, haksız-siyasi kararlar ve infazlarla demokrasimizin çocukluk çağında hafızasına bir ‘kan davası’ hatırası işlendi.

Ardından on yıl sonra, 27 Mayıs’ın devirdiği siyasi partinin devamı olarak görülen yeni iktidarı (AP’yi) yine aynı yöntemlerle devirme eğilimleri belirdi, güçlendi, gerçekleşmenin eşiğine gelindi. Tam bu eşikte zamanın Cumhurbaşkanı’nın ve Genelkurmay Başkanının işbirliğiyle bu yeni darbe, bir cuntanın eylemi yerine, askeri hiyerarşi içinde üst komuta kademesinin Hükümete ve Parlamentoya yaptığı bir ihtara (12 Mart 1971 Muhtırasına)  dönüştü.

Türkiye, çok partili demokrasi denemesinin ilk çeyrek yüzyılı dolarken ikinci kez askeri darbe ile karşılaşmış oldu. Yine demokrasiyi kesintiye uğratan, erginleşmesini önleyen, olağandışı bir döneme girildi.

Bu kez, -27 Mayıs’tan farklı olarak- devletin kurucu partisi konumunda olan CHP beklenmedik bir tutuma yöneldi; Genel Sekreter Bülent Ecevit muhtıraya karşı çıktı. CHP’nin geleneksel tavrına aykırı olan bu yeni tutum parti içinde tartışma ve derin görüş ayrılıklarına yol açtı. Sonunda ‘Milli Şef’ İsmet İnönü, genel başkanlıktan ve CHP’den ayrıldı. Ecevit genel başkan oldu.

Bülent Ecevit, 1973 ve 77 seçimlerinde CHP’yi -çok partili dönemde ilk kez- üst üste birinci parti yapmayı başardı. Ancak aldığı oy tek başına iktidar olmaya yetmediğinden 1974’te ve 78-79’da biri 7, diğeri 22 ay süren iki talihsiz koalisyon hükümeti kurabildi.

1974 CHP/MSP Koalisyonu döneminde gerçekleşen Kıbrıs Harekatı ve ABD’nin zoruyla konulmuş olan haşhaş ekimi yasağının kaldırılması Ecevit’i, taraftarlarının gözünde bir ulusal kahraman konumuna yükseltmişti. Bu abartılı karizmaya da güvenerek Ecevit, seçimi yenilemek beklentisiyle koalisyonu ansızın sonlandırdı.

Ancak olaylar beklediği gibi gelişmedi; Meclis çoğunluğu seçimi yenilemeye yanaşmadığı gibi, sağ partiler, Süleyman Demirel’in başbakanlığında temel amacı CHP’nin yükselmesini önlemek olan bir karşı koalisyon oluşturdular.

Milliyetçi ‘Cepheleşme’

Bu koalisyon, Ecevit’in Kıbrıs nedeniyle kazandığı karizmayı gölgelemek için tüm söylemini milliyetçilik üstüne kurdu. Kendilerini ‘milliyetçi’, o zamanlar ‘ortanın solu’nda bir siyaset sürdürdüğünü söyleyen CHP’yi ‘solcu/ komünist/ Moskovacı’ ilan ettiler. Böylece, Türkiye demokrasisine büyük zarar verecek olan ve toplumsal yapıda onulmaz yaralar açan ‘milliyetçi cephe’ (MC) hükümetleri dönemi başlamış oldu.

Gerçekte CHP ve Ecevit, batılı anlamda ‘sosyal demokrat’ bile denilemeyecek ulusalcı, devletçi, -popülist anlamda- halkçı, toplumsal yaşamda modernleşmeci, laik bir siyaset sürdürüyordu. Milliyetçi Cephe koalisyonunun bütün partizan ve militan tutumuna karşın 1977 seçimini yine Ecevit’in CHP’si kazandı. Seçimden sonra tekrar denenen 2. MC, kısa sürede hükümeti teslim etmek zorunda kaldı. Bu kez Ecevit, AP’den ayrılan bir grup bağımsızla yeni bir koalisyon hükümeti kurdu.

1974 Kıbrıs Harekatı ve haşhaş kararından sonra yürürlüğe giren ABD ambargosu askeri ve ekonomik alanda zor bir günleri tetiklemişti. 1975-77 arasındaki MC döneminde ekonominin yanısıra toplumsal barış da büyük ölçüde zedelenmiş, güvenlik arayışı öncelik kazanmıştı. Böyle bir ortamda doğru olan iki büyük partinin, küçük, marjinal yapılarla koalisyon kurmak yerine işbirliği yapması, CHP ve AP’nin ülkeyi ekonomik ve toplumsal alanda düze çıkarmak için bir ortak program etrafında birlikte hükümet kurmasıydı. Ancak ne Ecevit ve ne de Demirel, içtenlikli olarak buna yaklaştı. 

Buna karşılık MC partileri, özellikle Demirel’in AP’si ve Türkeş’in MHP’si görülmedik sertlik ve hırçınlıkla muhalefet etmekte ısrarlı oldular. Muhalefetin bu acımasız tutumu, bir takım suç odaklarını cesaretlendirdi ve harekete geçirdi. Kendilerine ’komando’ diyen terör odakları, 16 mart 1978’de İstanbul Beyazıt’ta, 8 Ekim 1978’de Ankara Bahçelievler’de, 19-24 Aralık 1978’de Maraş’ta, 16 Mayıs 1979’da Ankara Piyango Tepe’de -çoğu genç- sayısız yurttaşın  ölümüne neden olan katliamlar yaptılar. 

Güvenlik sorunlarıyla boğuşan hükümetin ekonomik alanda da işi zordu. Bir yandan ambargonun yarattığı güçlüklerden, öte yandan Ecevit’in emek yanlısı söylem ve uygulamalarından tedirgin olan bazı iş çevreleri de, zaman içinde açıktan hükümetin karşısında yer aldı.

80’lerin Soğuk Dünyasında

80’li yıllara giderken dünya -Türkiye’den de daha vahim biçimde- iki kutupluluğun en acımasız gerilimlerini yaşıyordu. Sovyetler Birliği (SSCB) adını taşıyan Rus İmparatorluğu ile Amerikan İmparatorluğu (ABD), Afganistan’da -İslamcı radikalizmi tetikleyen- yanlış üstüne yanlış yapmakta yarışıyordu. Pakistan’da Genelkurmay Başkanı General Ziya, eski Cumhurbaşkanı Zülfikar Ali Butto’yu asmış, dinci bir diktatörlük kurmuştu. İran’da yükselen İslami muhalefet Şahlığa son vermiş, ABD’nin güvenilen karakollarından biri olan Tahran’a ABD karşıtı yeni rejim egemen olmuştu. Ortadoğu’da  Filistin’in yükselen fiili ve hukuki durumu İsrail’i ciddi biçimde tedirgin ediyordu.

İçeride, yeterince içselleştirilmiş toplumsal kökleri ve anlamlı bir siyasal derinliği olmayan sol-sağ kavgasının böldüğü Türkiye, artık pek de ‘soğuk’ denilemeyecek ideolojiler arası bir savaşın orta yerinde, oyun tahtasının bir unsuru haline gelmişti.

1 Şubat 1979’da, iki komşu ülkenin kaderini ekileyecek olan iki simgesel olay yaşandı. Uzun süredir sürgünde bulunan dini lider İmam Humeyni Fransa’dan İran’a döndü; aynı gün Mehmet Ali Ağca adlı ülkücü militan, İstanbul’da Milliyet Gazetesi Başyazarı ve Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi’yi öldürdü. İpekçi, Ankara’dan, Ecevit’le Demirel arasında diyalog sağlamaya çalıştığı bir toplantıdan dönüyordu.

Abdi İpekçi’nin öldürülmesi ve sonrasındaki olaylar Türkiye için kabusa dönüştü

İran, ABD ileri karakolu konumunu terk ederken, Türkiye’yi bu konuma razı edecek olayların tetiğine basılmıştı. Bu durumda iç güvenliği sağlamak için Silahlı Kuvvetlerden Anayasa çerçevesinde yardım istemek kaçınılmazdı. Esasen 1978 sonunda Maraş katliamı sonrasında 12 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti. Ancak sıkıyönetim hiçbir sorunu çözmedi; olaylar devam ediyor, yakalanan cinayet failleri, özellikle de sağcı militanlar askeri ceza ve tutukevlerinden kolaylıkla kaçıyor, dışarıda yeni eylemlerine devam ediyordu. Kaçanlardan biri de Mehmet Ali Ağca’ydı.

Bu ortamda CHP’nin toplumsal desteği aşındı; 1979 Ekim’inde yapılan ara seçimlerde oyları düştü. Ecevit istifa etti. AP’den gelip hükümete giren bağımsızların bir kısmı yine AP’ye döndü. Demirel, MC ortaklarının dışarıdan desteğiyle azınlık hükümeti kurdu. 

Bu azınlık hükümeti de yanlıştı; ülke sorunlarının yamalı veya küçük partilerin parmağına bağlı azınlık hükümetleriyle çözümü olanaksızdı. Ama bu kez de iki büyük parti bir araya gelemedi. Üstelik 1980 Nisan’ından Eylül’e kadar yeni bir cumhurbaşkanı seçmeyi de başaramayıp parlamento karşıtlarının elinini güçlenmesine katkı yaptılar.  

Asayiş giderek daha kötüleşiyordu. Sağ sol kavgası perdesi arkasında ülke bir savaş alanına dönüştü. Her gün onlarca kişi siyasi cinayetlere kurban edilirken, bu kez Nihat Erim, Gün Sazak, Kemal Türkler, Ümit Doğanay, Ümit Kaftancıoğlu gibi toplumun farklı kesimlerinde tanınmış, önemli isimler suikastlerin hedefi haline geldi.

24 Ocak Kararları

Bu arada hükümet, ekonomiyi toparlamak için 24 Ocak (1980) kararlarını ilan etti. İMF’nin tavsiyeleri doğrultusunda alınan kararlar, ihracat ve ithalatı kolaylaştırmayı amaçlıyor, tarım desteklerini ve ücret artışlarını engelliyor, çalışan kesime yeni yükler getiriyordu. Bir ABD doları 47 TL’den 70 Tl’ye çıkarıldı. Önemli bir zam furyası yaşandı.

Kararların işçiler başta olmak üzere tüm çalışanlarda tepkiyle karşılanması olasılığına karşı askerlerin desteğini almak için Hükümet Genelkurmay’da bir bilgilendirme toplantısı yaptı. Alınan karar ve önlemleri DPT Müsteşarı Turgut Özal anlattı; askerler tamamdı. 

Ancak, bu kararların topluma getirdiği yüklerin tepkisiz kabul edilmesi de,  Türkiye’nin İran’dan boşalan ABD ileri karakolu  konumuna razı olması da 1980 Türkiye’sinin siyaset ortamında mümkün değildi.

Öyleyse Türkiye’nin demokrasiye son veren, itirazları susturan ve konuşanların sesini kesen bir kapalı rejime geçmesi gerekiyordu. Sadece siyasi partilerde ve toplumun çeşitli kesimlerinde yuvalanmış ‘derin’ güçler değil, doğrudan Silahlı Kuvvetlerin komuta kademesi de bu gidişi destekleyen tutum ve davranış içindeydi.

Büyük toplumsal olay ve vahim çatışmaların olduğu yerlere askerin müdahalesi ya hiç gerçekleşmiyor, ya da mutlaka gecikiyordu. Çorum’da mezhep karşıtlığı yüzünden katliam yaşanırken önlem almakta geciken askeri birlikler, Fatsa’da Devrimci Yolcuların desteklediği bağımsız belediyeye operasyon düzenliyor; yeni gerginlik bölgeleri yaratmaya çalışıyordu. 12 Eylül cuntasının lideri Evren’in daha sonra yaptığı bir açıklamaya  göre “burada az daha ayrı bir devlet kurulacaktı; fakat bir tabur asker göndererek bunu önlemişler”di, (26 Ekim 1982), Bir tabur askerle önlenen bağımsız devlet girişimi; bunu söyleyen akıl 10 yıl ülkenin kaderinde söz sahibi oldu.

General Evren, 30 Ağustos 1980 Zafer Bayramı vesilesiyle yaptığı konuşmada sıkıyönetimin kaldırılması, askerin bir an önce asli görevine dönmesi gerektiğini söyledi. 11 Eylül 1980’de, sıkıyönetim bölgeleri olan Ankara ve İstanbul’un en işlek cadde ve meydanlarına bombalı pankartlar asıldı. Ankara’da Kızılay çevresinde patlayan bombaların sesi TBMM bahçesinden duyuluyor, kimse müdahale etmiyordu.

Ertesi sabah saat 04.00’da radyolardan Silahlı Kuvvetlerin tüm ülkede yönetime el koyduğu, TBMM’nin ve Hükümetin görevine son verildiği, parlamento üyelerinin dokunulmazlıkların kaldırıldığı ve sokağa çıkma yasağı konulduğu ilan edildi.

12 gün önce yirmi ilde ilan edilmiş bulunan sıkıyönetimin Silahlı Kuvvetler için yük olduğunu ve kaldırılması gerektiğini söyleyen Evren’in başında bulunduğu cunta, bütün ülkede sıkıyönetim ilan etti.

Darbe yönetiminin ilk işi 24 Ocak kararlarının eksiklik ve itirazsız uygulanmasını sağlamak için gereken adımları atmak oldu. İşçilerin kıdem tazminatları sınırlandı; grevler yasaklandı, sendikalar kapatıldı. İşveren Sendikaları Başkanının darbeyi “gülme sırası bizde” diyerek karşıladığı söyleniyordu. Gerçekten sendikalar ve sivil toplum örgütleri kapatılırken, iş dünyasının kaymak tabakasının bir araya geldiği örgütler ‘kamu yararına çalışan dernek’ sıfatları kazandılar. Gülme hakkı onlardaydı.

Yunanistan Yine Nato’da

Öte yandan sadece işverenlerin değil, ABD’nin istedikleri de darbenin ilk günlerinde hemen gerçekleştirildi. 1974 Kıbrıs harekatının ardından Yunanistan, Türkiye’ye yeterince tepki gösterilmediği gerekçesiyle NATO’nun askeri kanadından ayrılmıştı. Yeniden dönmesi için -NATO kuralları gereği- bütün üyelerin ‘olur’ vermesi gerekiyor, Türkiye’nin bu konudaki itirazı yolu tıkıyordu. 

General Evren darbenin hemen birinci ayında, cuntanın başı ve devlet başkanı sıfatıyla Türkiye’nin itirazını kaldırdı ve karşılığında hiçbir ödün almadan Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünü sağladı. Oysa, bu karar karşılığında Ege’de Yunanistan’la çekişme konusu olan bazı sorunların çözümü mümkündü. 

Ama ABD’nin isteği, İran’ın ve Ortadoğu’nun yeni durumu karşısında bir an önce NATO’nun güney kanadını güçlendirmek ve Türkiye’yi İran’dan boşalan ‘mutemet-muti müttefik’ konumuna yerleştirmekti. Evren’in başında olduğu cunta da, darbenin dış dünyadan, özellikle ABD’den alacağı desteğin karşılığı olarak bu istekleri yerine getirmekte hiç duraksama göstermedi. 12 Eylül darbesini, ABD Başkanı Carter’a “Our boys have done it” (bizim çocuklar başardı) diyerek haber verenleri yanıltmak olmazdı.

Özetle 12 Eylül Türkiye’nin, içeride geniş kitlelere acımasız bedeller ödeten ekonomik, dışarıda ABD’nin yeniden uydusu haline getiren politik kararların alınması ve uygulanması için, içine çekildiği bir tuzak oldu. Ölümler, siyasi cinayetler, toplumsal gerginlik, çatışma ve kargaşa bu tuzağın insafsız ve acımasızca kullanılan kaba aletleriydi.

Ülkenin içine çekildiği tuzağı, darbenin lideri General Evren, sonraki yıllarda -her zamanki fütursuzluğuyla- itiraf etti: “Dememişler mi ki, sabreden derviş muradına ermiş. Sevgili vatandaşlarım, biz de 12 Eylül’e gelinceye kadar az mı sabrettik, ama sonunda muradımıza erdik?” (9 Nisan 1983).

Sabrın bedeli, darbenin öncesi ve sonrasında halk için cefa, darbeciler ve darbe kışkırtıcıları için sefa oldu. Gerginlikten medet uman siyasetçilere ibret olsun.

*Ertuğrul Günay, (hukukçu, eski milletvekili ve bakan), 12 Eylül 1980’de kapatılan TBMM’nin ‘en genç’ üyesiydi. Darbeden sonra, seçim bölgesindeki olaylarla ilgili açıklamaları nedeniyle bir yıl tutuklu kaldı

  • Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Reklam