İBRET ALINMAZSA TARİH TEKERRÜR EDER
Necdet TOPÇUOĞLU

Necdet TOPÇUOĞLU

ŞİMAL YILDIZI

İBRET ALINMAZSA TARİH TEKERRÜR EDER

04 Eylül 2020 - 01:35

Kanaatimce Türk tarihinin en büyük felaketi 28 Temmuz 1402 tarihinde yaşanmıştır. Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt, Moğol Hükümdarı Timur’a Ankara Savaşında yenilmiştir. Bu yenilgiden sonra Osmanlı Devleti yıkılmış, Anadolu’da Fetret Devri başlamıştır. Dağılan Türk Birliğini beşinci Padişah Çelebi Mehmet yeniden kurmuştur. Osmanlı devleti, 1400’lü yılların başında Balkanlarda hâkimiyetini sağlamış, fakat Anadolu’ya tam hâkim olamamıştı. O tarihlerde Anadolu’da Selçuklu döneminde ortaya çıkan, aşiret ve tarikatlar üzerine kurulu “beylikler” hüküm sürüyordu. Anadolu’da birliğin sağlanabilmesi, beyliklerin hükümranlıklarının kırılıp, tebaalarının Osmanlı yurttaşı haline getirilmesine bağlıydı.
 
Yıldırım Beyazıt, Anadolu içlerine yürüyerek bu beyliklerin önemli bir kısmını Osmanlıya bağlamayı başarmıştı. Ancak bazı beylikler İran Coğrafyasına yerleşen Timur’dan güç alarak bağımsızlıklarını sürdürmek istiyorlardı. Bu durum Yıldırım Beyazıt ile Timur arasında savaşı kaçınılmaz hale getirmişti. Nihayet savaş Ankara’nın Çubuk ve Mürtet ovalarında yapılmıştır.
 
Savaş başladıktan bir müddet sonra Yıldırım Beyazıt’ın yanında yer alan Anadolu beyliklerinden bazıları saf değiştirip Timur’un saflarına geçmişlerdir. Haince Osmanlı Ordusuna arkadan saldırmışlardır. Yıldırım Beyazıt’ın yanında sadece yeniçeriler, Sırp birlikleri ve Rumeli’den gelen askerler kalmıştı. Osmanlı Ordusu büyük bir bozguna uğramıştı. Bu acı olaydan sonra Osmanlıyı arkadan vuran beyliklerin bulunduğu bölgeye “dinden dönen”, “dönek” anlamına gelen Mürted ismi verilmiştir.
 
Savaşın galibi Timur Anadolu beyliklerine, kendi bölgelerinde yeniden hüküm sürme yetkisi vermiştir. Geri kalan toprakları da Yıldırım Beyazıt’ın oğulları arasında paylaştırmıştır. Timur’un amacı, Çin seferine giderken arkasında etkili bir güç bırakmamaktı. Bu nedenle Osmanlıyı parçalamıştır. Tarihe Fetret Devri olarak geçen bu dönem kardeşler arasında taht kavgalarıyla geçmiştir. Taht kavgaları tam 11 yıl sürmüştür. Nihayet 1413 yılında Çelebi Mehmet kardeşlerini yenilgiye uğratarak Osmanlı Tahtını tek başına eline geçirmiştir.
 
 
Çelebi Mehmet tahta geçtikten sonra, devlet memurları ile askerin, aşiret ve tarikatlarla olan bağını kesmiştir. Buna göre; devletin yönetim kademesindeki memurların ve elinde silah tutan askerlerin devlet dışında hiçbir mekanizmaya bağlı olmaması sağlanmıştı. Çelebi Mehmet’in bulduğu çözüm “devşirme” sistemiydi. Çelebi Mehmet, Osmanlı’ya devşirme sistemini getiren padişahtır. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet’in babası İkinci Murat döneminde devşirme sistemi kanunlaşmıştır.
 

          Çelebi Mehmet Ankara Savaşında muharebe meydanındaki askerin devletten başka bir sahibinin daha olduğunu görmüştü. En kötüsü askerin aşiret ve tarikat bağlantıları devlet bağından çok daha güçlüydü. Bey, askerine “Timur’a değil Beyazıt’a saldıracaksın” dediğinde, asker hiç tereddütsüz kendi padişahını arkadan vurmuştu. Çelebi Mehmet bir şeyi daha fark etmişti. Fetret döneminde kardeşleriyle savaşırken, her bir aşiret ve tarikat kendi çıkarını nerede görüyorsa, o şehzadeyi veya o beyi desteklemişti.
 
Her devlet memuru, aşiret ve tarikat yoluyla aynı zamanda bir başka emir-komuta zincirine bağlıydı. Elinde silah tutan asker ve devlet işlerini yürüten memurların, devlet dışında paralel yapılanmalara dâhil olması, devletin birliğini sağlamanın önündeki en büyük engel olarak görülüyordu. Devlet içindeki paralel yapılanmalar, her zaman iç sürtüşme ve mücadelelere yol açarak devleti zayıf düşürüyordu. Dışarıya karşı zayıf düşen devlet kaybedince, aşiretine ve tarikatına bakılmaksızın vatandaşların tamamı kaybediyordu.
 
Çelebi Mehmet’in bulduğu devşirme sistemi aslında çok basitti. Bu sisteme göre, 13-15 yaş arasındaki sağlıklı çocuklar toplanıyor ve devlet tarafından eğitiliyordu. Bunların bir kısmı yeniçeri ocağında yetiştirilip asker ve komutan yapılıyor, bir kısmı ise Enderun’da okutulup devlet memuru, bürokrat yapılıyordu. Bu çocuklar çok küçük yaşta devşirildikleri için geçmişe yönelik aidiyet duygularını kaybediyor, devleti baba bilen yeni bir aidiyet duygusuyla devlete bağlanıyorlardı.
 
Devlet yönetiminde önemli noktalara gelen bu çocukların devletten başka bir sahibi yoktu. Bir aşirete veya bir tarikata bağlı değillerdi. Koruyacakları, iltimas geçecekleri, torpil yapacakları bir akrabaları dahi yoktu. Tek sahipleri devletti. Bulundukları pozisyona onları devlet getirmişti. Devletin emriyle koltuklarından oluyor veya terfi ediyorlardı. Hatta padişahın bir sözüyle kellelerini dahi kaybediyorlardı. Mesela padişah, ‘‘kesin bu sadrazamın kafasını’’ dediğinde, devletin iki numaralı isminin kafası kesiliyor, hiç kimse de hesap sormuyor, soramıyordu. Çünkü o sadrazama sahip çıkacak bir tarikatı veya bir aşireti yoktu.
 
Osmanlı devleti son döneminde tarikat ve cemaatlerin kontrolündeydi.
Devşirme sistemi zamanla bozulmuştu. Devşirmelerin merkezi olan yeniçeri ocağı yozlaştığı için 1826 yılında kaldırılmıştı. Bu ocağın kaldırılmasıyla birlikte tarikat ve cemaatler yeniden yavaş yavaş devlete sızmaya başlamışlardı. Sızmanın doruk noktasının İkinci Abdülhamit dönemi olduğunu söylemek mümkündür. Abdülhamit’in akıl hocaları Nakşibendi şeyhleriydi. Abdülhamit döneminde bu günkü Türkiye’nin tam iki katı toprak kaybedilmişti. Bunların çoğunun savaşmadan kaybedilmiş olması üzücüdür. Düyun-u umumiye Abdülhamit döneminde gelmiştir. Bu dönemde alınan dış borçlar iktidarın ömrünün uzamasını sağlamış, ancak devletin ömrünü kısaltmıştı.
 

          Yine bu dönemde, devlet teşvikini arkasına alan tarikat ve cemaatler zaman içinde Osmanlının bütün bürokrasisini ele geçirmiştir. Yüksek eğitim kurumları olan medreselerden tutun da adalet dağıtan yargı organı kadılıklara kadar aklınıza gelen her kilit nokta tarikat ve cemaatlerin kontrolündeydi. Bu paralel yapılanmalar, ele geçirdikleri her mevkiden siyasi ve ekonomik güç devşirdiklerinden, her noktaya kendi adamlarının hâkim olmasını istemişlerdi. Zamanla iyi olan değil, biat eden ve tarikatına hizmet edenler muteber olmuşlardı. Liyakat sistemi çökünce bürokrasi kısa sürede yozlaştı, devlet işleri yürümez olmuştu. Devlet kurumlarının yozlaşması Osmanlı’nın yıkılma sebeplerinden en önemlisidir. Bunlar bize şu anda yaşananları çağrıştırmıyor mu?
 

          Yıkılan Osmanlı’yı, Çelebi Mehmet’in yaptığı gibi bu defa Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları kurtarmıştır. Bu yeni dönemde devlet cumhuriyet olarak yaşamaya devam etmiştir. Atatürk de Çelebi Mehmet’in yaptığı gibi devlet memurları ve askerlerin aşiret, tarikat ve cemaatlerle olan bağlantısını kesmiştir. 1922’de saltanatı kaldırmış, 1923’de cumhuriyet ilan edilmiştir. 1924’de halifelik kaldırılarak, şeriat mahkemelerini kapatılmıştır. Aynı yıl, öğretim birliği yasası tevhid-i tedrisat kanunu ile medreseler de kapatılmıştır. Onların yerlerine Üniversiteler açılmıştır. Daha sonra 1925 yılında mürit üreten tekke ve zaviyeler de kapatılmıştır. 1932 yılında ibadet Türkçe yapılmaya başlanmıştır.
 
 
          Atatürk ve arkadaşları bu uygulamalarla devleti tarikat ve cemaatlerin elinden kurtarmıştır. Bu günkü Atatürk düşmanlığının sebebinin bu olduğundan asla kuşku yoktur. Düşmanlığın din ve inanç ile ilgisi bulunmamaktadır. Tamamen çıkar ilişkisine dayanmaktadır. Dini duyguları sömürerek Osmanlı’nın kanını emen bu tarikat ve cemaatler, ellerindeki siyasi ve ekonomik gücü aldığı için Rahmetli Atatürk’e düşmandır. Hepimizin bildiği gibi tarikat ve cemaatler, 1924 yılından bu yana kaybettikleri gücü tekrar kazanmak için var güçleri ile çalışmaktadırlar.  Gelinen son noktayı açıkça söylememe gerek yok. Her şey Milletin gözü önünde cereyan etmektedir.
 
 
Bilgisizlik çok tehlikelidir. Kendisini Osmanlı zanneden bir nesil yetişmektedir. Bu noktada kirli istihbarat güçlerinin oyunları ile karşı karşıya olduğumuz unutulmamalıdır. İslam’ın en katı yorumu olan Selefi-Vahhabi çizgisinin bugün Ortadoğu’yu kardeş kavgasında nasıl harabeye çevirdiğini görüyoruz. Son yıllarda ülkemize Suriye ve Irak gibi ülkelerden gelen 5 milyon Arap nüfusun yarattığı demografik değişikliği göz önüne aldığımızda, Türkiye’de yeşeren Selefi-Vahhabi akımların ne kadar büyük bir tehlike yaratacağını tahmin etmek hiç de zor değildir. Biraz öngörüsü olanlar bunu anlamakta zorlanmazlar.
 
 
Türkiye’nin geldiği nokta çok üzüntü vericidir. Devlet kadrolarında yükselmek isteyen bir yargıç, bir komiser açıktan açığa “ben hakyolcuyum”, “ben közcüyüm”,  bakın benim bir sahibim var demekten çekinmemektedir. Devlet memurunun devletten başka sahibi olamaz. Özellikle istihbarat, yargı, silahlı kuvvetler ve emniyet mensuplarının devletten başka sahibinin olması asla düşünülemez. Onlar devletin asli unsurlarıdır. Şayet onların paralel bağlantıları varsa, devletin ayakta kalması mümkün değildir.
 
 
Beka sorunu deniliyor ya, Türkiye’nin bekası için bu tarikat ve cemaatlerin kökünün “devletten” temizlenmesi zorunludur. Bizim dindar olanlar ile bir sorunumuz olamaz. Esas mesele dinin siyasete alet edilmesidir. Bu gün devletin karşı karşıya kaldığı en büyük sorun budur. 1402 yılından bu yana, ibret alınmadığı için, tarih üçüncü defa tekerrür etmektedir. Türk Milletine ya Çelebi Mehmet, ya da Atatürk gibi tarihe geçecek bir lider gerekmektedir. Türkiye’yi yönetenler ya Çelebi Mehmet veya Atatürk olurlar, ya da Üçüncü Abdülhamit olmayı seçerler, fırsat önlerinde. Bizden sadece söylemesi.
 
Askeri liseler, Çelebi Mehmet’in devşirme geleneğinin Cumhuriyet dönemindeki devamıydı. Bakınız yok edildiler. Geçmiş olayları anlatırken adeta bu günü yaşıyor gibiyiz. Tarih aynen tekerrür ediyor. Türkiye’nin geleceği ne olacak diye soranlara yine tarih yaşanmış tecrübelerle cevap vermektedir. Ya aklınızı başınıza alırsınız, Çelebi Mehmet ve Atatürk gibi bozulan devlet düzenini yeniden kurarsınız, ya da ikinci fetret devri veya kurtuluş savaşı yaşarsınız. Tercih Yüce Türk milletinin, sorumluluk ise bizi yönetenlerindir.
 
 

  • Reklam
Reklam