Hz. Hud Peygamber (as)
“ Ad kavmine gelince; onlar da uğultulu, azgın bir fırtına ile helâk edildiler. Allah onu, 7 gece ve 8 gün ardı ardınca üzerlerine musallat etti. Öyle ki, eğer sen de hazır olsaydın, o kavmin bir müddet içinde nasıl ölüp yıkıldığını görürdün. Sanki onlar içleri bomboş hurma kütükleri idi. Şimdi onlardan geride kalan bir şey görüyor musun?” (Hakka, 6-8)
İnsanlığın ikinci dirilişini gerçekleştiren Hz. Nuh (as)’dan sonra, sahip oldukları güç ve kuvvet zehirlenmesiyle kibrin çukuruna yuvarlanan Ad kavmine peygamber olarak Hz. Hud (as) gönderiliyordu. Yüce Allah (cc), insanı yaratırken ona kendine has bazı özellikler lütfetmiştir. Ad kavmi, Hz. Nuh (as)’a isyan edenlerin nasıl bir felaketle karşılaştığını en iyi bilenlerdendi. Bu yaşananlar felakete bilerek giden kibirli vicdanların, peygamberiyle alay edenlerin; aklına, bilgisine, parasına, gücüne güvenenlerin Allah’ın gazabı karşısında nasıl yerle bir olduklarının en güzel örneğini teşkil ediyordu. Çünkü, Ad kavmi herşeye rağmen peygamberi Hz. Nuh’a sahip çıkan vefa kahramanlarının evlatlarıydı. İşte onlar da zamanla duygu ve düşünce kaymasına yenik düşmüş zenginlik, yüksek sütunlu evler, saraylar onların da başını döndürmüştü.
Ad kavmi, insanlık tarihinde ilk defa kendi kibir ve gururunu kayalara, saraylara, havuzlu bahçelere, yüksek binalara nakşeden kavimdir. İri yapılı, sert görünümlü bu insanlar, âdeta kendi aralarında rahat ve rehaveti, kin ve nefreti inşa ettikleri binalarla resmediyorlardı.” Görmedin mi, Rabb’in ne yaptı Ad kavmine; Ülkeler içinde benzeri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İrem’e.”(Fecr, 6-8)
Evet, Ad kavmi bunları gösterişin, güç ve kuvvetli olmanın verdiği bir çılgınlıkla yapıyordu. Öyle şirazeden çıkmış öyle şımarmışlardı ki, yoldan geçen insanları bile rahatsız ediyor, akla hayale gelmeyen söz ve hareketlerle onları taciz ediyorlardı. Kavminin bu halini gören Hz. Hud (as), bu azgın nesli yola getirmenin çok zor olacağını biliyordu. “Ad kavmine de kardeşi Hud’u gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur; siz sadece uydurmaktasınız.” (Hud, 50) ilâhi görevi yüklenen Hz. Hud (as), ilk irşat ve tebliğ görevini yerine getirmek için en yakınlarından başlıyordu. Onlar, Hz. Hud (as)’un başına toplanırken alay ve dalga geçme konusunda maharetli olan ahlaksızlarını öne çıkarıyor, peygamberlerini alaya alıyorlardı.
Karakter yapıları bunu gerektirdiğinden şakşakçıların gelmesiyle de alaycı şovlarına başlıyorlardı. Peygamber onlara Hak ve hakikati anlatmanın sancısı içinde kıvranırken onlar, etrafındakileri güldürmek, “avanak, kendini kaybetmiş, deli, yalancı” gibi sıfatlarla peygamberi küçük düşürmenin derdine düşüyorlardı. Buna rağmen menfaat ve çıkarları uğruna, yaşadıkları lüks hayatın ellerinden gitmemesi adına, İrem şehrinde akıl almaz aymazlıklara imza atıyorlardı. “Ey Hud, biz seni sefahate düşmüş, avanak, ne yaptığını ve ne söylediğini bilmeyen bir şahıs olarak görüyoruz. Senin, yalan söyleyenlerden biri olduğuna inanıyoruz, dediler.” (A’raf, 60)
İşledikleri zulüm ve sefahatlerle ahlaki değerlerden uzaklaşarak, onlar da Hz. İdris (as)’in kavmi gibi putlara tapmaya başlamışlardı. Hz. Hud onlara bir olan Allah’ı anlattıkça, onlar inadına putları ilah etmenin, onlara tapmanın kendilerine kazandırdıklarını sıralamaya başlıyorlardı. Maksat putları övmek değil, Hak ve hakikata karşı çıkmanın bir refleksiydi. Ad kavmi, içlerinden çıkan ve bütün hayatına en ince noktasına kadar şahit oldukları bir peygamberi, sırf bu sebepten dolayı yalanlıyor; “Ey Hud, bizim ilâhlarımızla aramıza girme, bizi kendi halimize bırak. Yoksa seni eğlenceye alır, hakaret eder, bu işi yaptığına yapacağına pişman ederiz.” diyerek, bir de onu öldürmekle tehdit ediyorlardı.
Onlar Şefkatin Kahramanlarıdır
Peygamberler, Allah’ın lütfunu yeryüzüne ulaştıran rahmet ve merhamet pınarlarıdır. Onların kalbi, bir anne misali hep yedirmeye, giydirmeye, kollamaya, acımaya ayarlıdır. Onlar bir paratoner gibi çile ve ızdırabı, bela ve musibetleri hep ken dilerine çekerek, düşkünü oldukları ümmetlerini koruma altına alırlar. İşte Hud (as) da kovulduğu, alay edildiği, ötekileştirildiği kavmine karşı, asla düşmanlık beslemiyor ve canına kastedecek kadar haddini aşan kavmine yine de el uzatmaya çalışıyordu. Kuvvet ve menfaatten başka hiç bir ölçü tanımayan bu insanlar, Hz. Hud’un kendileri için bu kadar yorulmasına da bir anlam veremiyorlardı. Çünkü onun mal biriktirme, villalar dikme, para depolama, saraylar kurup insanlar üzerine hakimiyet kurma gibi bir derdi de yoktu. Gurur, kibir, yalan, aldatma, aşağılama gibi bir ahlaki yapıya da sahip olmadığından onu anlamakta zorlanıyorlardı. Çünkü, pisliğe bulaşmış toplumlar, kendi içinde pisliğe bu laşmamış temiz insanları görmekten rahatsız olurlar.
İşte “Kuvvet ve menfaatten başka hiçbir değer ölçüsü tanımayan Ad kavmi, Hz. Hud’un bu gayretine bir türlü anlam veremiyordu.” Hz. Hud, gece gündüz kavminin bu durumunu kendine dert ediniyor, doğru yolu bulmaları için çile ve ızdırap çekiyordu. Onu dinlemedikleri, yüz çevirdikleri gibi, hakaret ve alaylarından da geri durmuyorlardı. Artık ipler kopma noktasına gelmiş, kavmi tamamiyle peygamberine sırtını dönmüştü. Atacakları iftira, söyleyecekleri yalan, yapacakları hiç bir hakaret çeşidi kalmamıştı. “Ey Hud, bizim için senin anlattıklarının hiç bir önemi yoktur. Sen bu işe başladığından bu yana, bizim putlarımıza, saraylarımıza, kulelerimize, halka ve yoldan gelip geçenlere yaptıklarımıza dil uzatıp, dünya ve ahirette kahredici bir azaba düçar olacağımızı boşuna söyleyip duruyorsun. Çünkü bizim yaptıklarımız, dedelerimizin yaptıklarından farklı bir şey değil. Eğer bu yaptıklarımız bir azabı gerektiyor ise neden onlara bir şey olmadı da kabirlerinde rahat uyuyorlar? Ey Hud, bize de azap gelmeyecek biz dahi ne sana ne de senin Rabb’ine inanmayacağız. Hem de bildiğimiz gibi yaşamaya devam edeceğiz.” diyorlardı.
İnsanoğlu gerçeklerden uzak kalınca, söylenen masalları gerçek zannedip, onlara sarılıyordu. Nuh tufanı onların ibret olarak alacağı en önemli bir hadise olmasına rağmen, onlar rahat ve rehavetin, servet ve gücün köleliğini yapıyorlardı. Servet biriktirme, saraylar inşa etme, bahçeler, havuzlar, villalar yapma, gurur ve kibrin, rahat ve rehavetin en büyük tuzaklarıydı. Hz. Hud’un kavmini şımartan, yoldan çıkarıp put perestliğe götüren en önemli amil yüksek binalarda, kulelerde, sütunlarla çevrili saraylarda oturup, millete tepeden bakma hastalığı idi.
İftiralar Her Zalimin Silahi
Ad kavmi, sadece Hz. Hud’a karşı çıkmakla kalmıyor onu aşağılamak adına, inadına putları cilalıyor, onları daha da gösterişli hale getiriyorlardı. Bununla da kendilerine göre peygamberlerinden kısas alıyorlardı. Yüce Allah (cc), merhameti gereği onlara mühlet vererek onları yavaş yavaş büyük bir felaketin gölgesine doğru itiyordu. Yıllardır kendi emekleri ile kurdukları beldeler, bahçeler, yağmurun kesilmesiyle verimsiz bir çöl haline geliyor; girip serinledikleri havuzlarını dolduracak su bile bulamıyorlardı. Bağlar, bahçeler kurumaya; insanlar ve hayvanlar susuzluk tan telef olmaya başlamıştı. Yüce Allah (cc) bu mühleti uzattıkça onların acıları dayanılmaz bir hal alıyordu. Arkasından üç yıl devam edecek olan kurutucu bir rüzgâr sahneye çıkarak, nefeslerini kesecek ve ciğerlerini de patlatacaktı.
Artık, o güzelim bahçelerinde oturamıyor, havuzlu villalarında serinleyemiyor ve o cüsseli bedenleriyle, başkalarına çaka satamıyorlardı. Ad kavmi, diğer sapık kavimler gibi Hz. Hud’un söylediği azabın geleceğine inanmamış olsalar da, bu işi yine onun üzerine yıkacak; yaşanan bunca olumsuzuluğun, felaketin sebebi olarak yine onu suçlayacaklardı. “Sen bize tek Allah’a ibadet edelim, atalarımızın ibadet edegeldiklerini bırakalım diye mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bizi tehdit ettiğin azabı bize getir de görelim.” (A’raf, 70) diyorlardı. Artık bahçeleriyle meşhur İrem şehri, hayalet bir şehir halini almış ne bahçe ne çiçek ne de serinledikleri havuzlu villalarından eser kalmamıştı.
Bu olayların başlarına gelmeleri, ataları gibi Allah’a ve peygamberine isyanın bir neticesi olduğunu bildikleri halde onlar;“Ey Hud, sen gelmeden böyle şeyler yaşamıyorduk. Ne yaşadıysak sen geldikten sonra yaşadık.” diyerek, bütün hesabı Hz. Hud (as)’a kesmeye çalışıyorlardı. Bu saplantılar neticesinde bütün problemlerin kaynağı olarak peygamberi ortadan kaldırmakla da bu işi çözeceklerine inanıyorlardı. Bu planlarını uygulamak için şeytanın yardımına ihtiyaç duyuyorlardı. Çok sinsi bir planları vardı ve onun haksızlığını, yalancı olduğunu ispatlayarak, kavmine ihanet etmiş bir hain gibi öldürmek istiyorlardı. Evet bu plan doğrultusunda Hz. Hud’a gidecekler ve ondan gücünün yetmediği olağanüstü bir şey isteyeceklerdi. Bu istekle rine cevap veremeyeceğini bildikleri için, Hz. Hud’a; “Bu bir yalancıdır, bu bir sahtekardır” iftirasını atarak, kıtlık ve kuraklığın sebebi olarak onu gösterip, halkı üzerine kışkırtıp oracıkta linç edeceklerdi.
Ad kavmi şeytanla ittifak etmişçesine, bütün halkı toplayıp Hz. Hud’u da aralarına çağırarak; “Ey Hud, söylediğin sözün doğruluğuna dair bize delil getirmedin ki, sana inanıp itimat edelim. Öyle kuru iddialarla ne sana inanır ve ne de dede lerimizden kalan putlarımızdan vazgeçeriz.” (Hud, 53) diyerek, hain planlarını uygulamaya koyarlar. Aslında bu sorunun ne manaya geldiğini anlayan Hz. Hud, kavminin bu baskıları altında bunalmış, kibir ve gururun kör ettiği bu halka artık söyleyecek ve gösterecek her hangi bir şeyin olmadığına hükmetmişti. Hz. Hud (as) hiç bir şey söylemeden aralarından ayrılır ama halk onu rahat bırakmaz, arkasından koşarak alaycı ve aşağılayıcı sözlerine; “Ey Hud. Tanrılarımızdan biri senin aklını başından almış, demekten başka söyleyecek sözümüz yok...” (Hud, 54) diyerek, devam ediyorlardı.
Bu zamana kadar onların hidayete ermesi, doğruları bulması için her türlü sıkıntıya alaya, zulme sabretmişti ama, onlara karşı asla fiziki müdahaleye kalkışmamıştı. Bu sapık kavme bu denli sabır göstermek, ancak bir pey gamber gücü ve bir peygamber sabrı ile olabilirdi. “Sana onlar tarafından delilik arız oldu.” cümlesi, Hz. Hud’u çileden çıkarmıştı. Artık alttan almanın bir faydası yoktu ve gerekli tepkiyi göstermesi gerekiyordu. Hz. Hud, oturduğu yerden bir ok gibi fırlayarak kendinden emin ve gür bir sesle; “Ben üzerime düşeni yaptım ve sizleri sürekli doğru yola çağırdım. Sizler bana deli dediniz, mecnun dediniz, sapık dediniz sesimi çıkarmadım. Alay ettiniz, aşağıladınız, öldürmeye kalktınız bunları görmemezlikten geldim. Sapık ve gözü dönmüş zalimleri sürekli peşime takarak, bana rahat vermediniz. Şimdi, Rabb’ime olan imanım ve itimadım sayesinde size meydan okuyorum. Neyiniz varsa, hangi güçlü ve kuvvet li putunuz varsa, hepsini toplayıp gelin. Sizden korkmuyorum. Artık bana hiç bir şey yapamazsınız.” diyerek, arkasını dönüp oradan uzaklaşır.
Köprüden Önce Son Çıkış
Hz. Hud (as)’un bu meydan okuyuşu, artık kavmine verilen mühletin de sona erdiğininin bir göstergesiydi. Yüce Allah (cc), peygamberi Hz. Hud’u ağır bir imtihana tabi tutmuştu. Ama o; “Ben Allah’ın peygamberiyim ve istediğimi yaparım. İstediğimi tokatlar, istediğimi tekmelerim. Keyfime göre yaşar, hayatın tadını çıkarırım. Allah hiç bir istediğimi geri çevirmez. Ben anlatırım, anlayıp anlamadıkları beni ilgilendirmez.” dememişti. Bugün herkes sokaklara dökülmüş, adeta bir bayram havası içinde “Yağmur, yağmur” diye, havalara uçuyorlardı, tıpkı ataları Nuh’un kavmi gibi. Ad kavmi de yaklaşan simsiyah bulut kümelerinin yağmur getireceğini düşünerek: “İşte bu, bize yağmur verecek bir buluttur” (Ahkaf, 24) diyorlardı.
Hz. Hud (as), merhamet dolu yüreği ile soluğu yine kavminin yanında alacak ve; “Bilesiniz ki bu, gelmesi için acele ettiğiniz o azabdır...” (Ahkaf, 24) diyecekti. Ama onlar, mühürlenmiş kalpleriyle bu son fırsatı da heba ederek; “Hâlâ alaya alınmaktan, küçük düşürülmekten zevk alıyor, hâlâ eski hikayeleri tekrarlıyorsun, hâlâ bildiğin bu şarkıyı mırıldanıyorsun be ihtiyar. Bıkmadın mı? Usanmadın mı?” diye cevap vererek, büyük bir azaba müstahak olduklarını haykıracaklardı.
Evet, verilen mühlet dolmuş, beklenen felaket zilleri çalmaya başlamıştı. Bizden daha güçlü kim olabilir di yen Ad kavmi, bu rüzgârın önünde saman çöpü gibi sağa-sola savruluyordu. Yüce Allah’ta onları sekiz gün sürecek sıcak bir rüzgârla kütükler gibi yerlere serdi. “Ad kavminde de onlar için ibret var. Onları silip süpüren bir rüzgâr göndermiştik. Öyle bir rüzgâr ki, üzerinden geçtiği hiç bir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu. (Zariyat, 41-42)
Evet, Ad kavmi üzerinden geçen bu rüzgâr her şeyi kül edip savuruyor, bağ ve bahçeleriyle meşhur İrem şehrini adeta bir harabeye çeviriyordu. Özene bezene yapılan bahçelerden, villalardan, gurur ve kibir abidesi uzun sütunlu saraylardan geriye sadece bir enkaz yığını kalıyordu. “Ad kavmi işte bu dehşetli kasırga ile yok edildi. Allah o kasırgayı ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine gönderdi. Öyle ki, orada bulunsaydın o kavmi devrilmiş hurma kütükleri gibi, oracıkta yere serilmiş halde görürdün. Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?” (Hakka, 4-8)
Yorumlar
Kalan Karakter: