
Yeryüzünün İlk Sakinleri
Hz. Adem (sa)’in yaratılmasından çok önce, yeryüzünde ha yat çoktan başlamıştı. Hayati varlık olarak meleklerden de önce bitkiler, hayvanlar yaratılmıştı. Bunlar, yaratılacak halife için zemin hazırlayacak ve çilenin sultanları olan peygamberler için yaşam şartlarını kolaylaştıracaktı. Abdullah İbn Ömer (ra); “Canoğulları diye anılan cinler, Adem (as)’in yaratılmasından iki bin sene evvel yeryüzünde idiler. Yeryüzünü fitne ve fesada vermek suretiyle, kanlar döküp, cinayetler işledikleri için, Allah (cc) onlara karşı meleklerden teşekkül bir ordu gönderdi. Melekler tarafından iyice hırpalanan bu fesatçılar denizlerdeki adalara sığınmak suretiyle, canlarını zor kurtarabildiler.” (bk. Şevkânî, Fethu’l-Kadir, I, 75)
Kâinatın Sultanı Yüce Yaratıcı, hikmet ve merhameti gereği melekleriyle bir istişare yapma gereği duyuyor ve yüce dergâhtan acil koduyla, meleklere toplanma emri gönderiyordu. Melek ler bu emir gereği yüce huzurda toplanarak, Rabb’lerinin yaratış ve kullukla alakalı en büyük projesini dinlemeye başlıyorlardı. “Hani Rabb’in, Meleklere; ‘Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar da: “Biz seni şükrünle yüceltir ve sürekli takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi var edeceksin? dediler. Allah: “Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim” ( Bakara, 30) buyurdu.
Yüce Rabb’imiz (cc) eşrefi mahluk olan ilk insanı yaratmazdan evvel, yeryüzünü onun gelişine hazırlıyordu. Görevleri sadece Allah’a kulluk olan bu nur yapılı mahluklar, Hz. Adem (as) ile ilk defa zor denebilecek bir imtihana tabi tutulacak, kul olmanın zorluklarına onlar da şahit olacaklardı. Peki, yaratılacak olan bu değişik varlığın hammaddesi ne olacak ve nereden alınacaktı? “Bu toprak, neresi rast gelirse oradan alınacak gelişigüzel üç beş kürek toprak değildi... Çünkü, bu toprak yer yüzünde yaratılacak her şeyin özünü ve mayasını teşkil edecekti.” Herkes çapına, omuzlarının yük taşıma kapasitesine göre mutlaka bu imtihan pistinde hazır bulunacaktı. “İnsan yalnız ‘iman ettik” demekle, hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar...” (Ankebut, 2)
Bu yarışta, ilk imtihan koridoruna giren Cebrail (as) oluyordu. İlk çile sultanı olarak, yaratanın razılığına nail olmak adına, toprak getirme emri ona veriliyordu. Cebrail (as) yeryüzüne inerek, verilen emri tebliğ eder. Fakat yeryüzü işin vehametini anladığından, bu işin müsebbibi olmaktan çekinerek, toprağından vermek istemez. Bir zaman sonra eli boş olarak Rabb’inin huzuruna döner ve; “Ey Rabb’im, emrettiğin toprağı almak üzere gittim, ancak arz bana yalvardı. ‘Beni kusurlu hale getirme, yoksa Allah’a sığınırım,’ dedi. Ben ise sana sığınana karşı bir şey yapamadım” dedi.
Yüce Allah, (cc) ikinci olarak bu emri Mikail (as) verse de o da eli boş olarak döner. Yüce Allah (cc) bu görev emrini, son olarak Azrail (as)’e verir. Yeryüzü, Azrail (as)’e; “Beni kusurlu hale getirme, yoksa Allah’a sığınırım,” dese de Azrail; “Evet, doğru söylüyorsun ama, ben de Allah’ın emrini yerine getirmeden geri dönmekten Allah’a sığınırım” diyerek, kararlılığını gösterir. Arz, her ne kadar yalvarıp yakarsa da melek, verilen vazifeyi yerine getirmenin sevinciyle Rabb’inin huzuruna döner. Azrail (as) Rabb’inin emrini yerine getirmenin verdiği rahatlıkla, emaneti takdim eder. Yüce Allah (cc); “Ey Azrail, arz sana yalvarmadı mı?” diye sorar. Azrail; “Evet, yalvardı ama, senin emrine ters düşmek istemediğimden onu dinlemedim” diye cevap verdi.
Yüce Allah; “Arz sana yalvardığı zaman, ona merhamet etmeli değil miydin?” der. Bu defa Azrail başını öne eğerek, işin vehametini anlamanın verdiği bir mahcubiyetle; “Ey Rabb’im, ‘Senin emrini yerine getirmek, onun yalvarışından daha önemlidir, diye düşündüm,” der. Azrail (as), aslında burada Rabb’inin emrine uygun olarak davranmıştı ama, buna rağmen bir imtihan vesilesi olarak kendisini küçük bir sürpriz bekliyordu.
Bu defa Yüce Allah (cc) Azrail’e; “Arz vermek istemese de malzemesine güvenmediğini söylese de bu toprağı ondan zorla alarak bana sen getirdin. Bu işe sen aracı oldun. O halde, onun soyundan gelenlerin ruhlarını almak ve onların hammaddesini yine zorla aldığın arza teslim ederek, onun gönlünü almakta yine senin görevin olacaktır” der. Bu defa Azrail (as.) Cenab-ı Hakk’a; “Ruhların kabzedilmesi görevini bana veriyorsunuz ama, korkarım ki senin kulların benden şikayet edecekler, benden küsecekler,” dedi. Yüce Allah (cc), hikmetinin lisanı ile şöyle dedi: “Seninle, kullarımın arasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım, tâki şikayetler onlara gidip, senden küsmesinler.” (Suyutî, Tefsir Ed-Dürr-ül Mensur, 5/173- 174)
Yüce Allah (cc), kendisini temsil edebilecek ilk insanı yarattıktan hemen sonra;’ Allah, Adem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin.” (Bakara, 31) buyurdu. Huzuru büyük bir sessizlik kaplamıştı. Çünkü Rabb’leri daha önce onlara bu nesnelerin isimlerini öğretmemişti. Onlar da kendi yaratılışlarına yakışır bir şekilde; “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi, şüphesiz ancak sensin” (Bakara, 32) cevabını verirler.
Kazanma Kuşağında Kaybeden İlk Melek
Yüce Allah, Hz. Adem (as)’i yaratmaktaki haklılığını ortaya koymak için, meleklerini imtihan üstüne imtihana tabi tutuyordu. Bu defa, imtihan sorusu insan benliğindeki kibir, kendini beğenme, kendini her şeyden ve herkesten üstün görme hastalığını ortaya çıkarmak için geliyordu. Meleklerle dolup taşan yüce dergâha, büyük bir tören havası hakimdi. Allah’ın halifesi olarak yaratılan şerefli bir varlığın ve bu büyük projenin takdimat merasimi yapılıyordu.
Anlatmaya sayıların dilinin bile aciz kaldığı ‘İbadün mükremin’ ikrama layık görülen melekler topluluğu, tam kadro Allah’ın emriyle huzurda hazır bekliyorlardı. Karşılarında yaratılış ve kulluğun en güzel, en şereflisi olarak takdim edilen Hz. Adem (as), meleklerin kıblegâhı olarak cansız bir şekilde yerde yatıyordu. Bu topluluk içerisinde kulluğun damarlarında dolaşacak, fitne ve fesatın gerçek kahramanı olarak huzurdan kovulacak Azazil adında bir melekte vardı.
Rivayetlere göre Azazil, melekler arasında ibadet, bilgi ve kulluğunda şerefli bir mertebeye ulaşmış ve melekler arasında ayrı bir yere sahipti. Yüce Allah (cc) meleklerine dönerek; “Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.” (Hicr, 29) emrini verir. Allah kendi ruhundan o cesede üfler ve yerde yatan cansız beden birden doğrularak ayağa kalkar. Melekler şaşkın şaşkın etraflarına bakarken, o ilahi ferman gelir. “... Adem’e secde edin.” (Bakara, 34) Melekler bir an bile tereddüt göstermeden secdeye ka panırlar. Ama, meleklerin tamamı secdeye kapanmasına rağmen, aralarından bir tanesi adeta bir sırık misali dimdik ayak ta duruyor ve kibri, gururu belini bükmesine izin vermiyordu. Kendi mantığına göre, Allah’ı mantıksız iş yapmakla suçluyor, değersiz bir topraktan yaratılan insana bu kadar değer verilmesine bir türlü anlam veremiyordu. Kibri ve gururu güya onu değerli olanın, değersiz olana secde etmekten alıkoyuyordu. Yapmış olduğu bu asilikle yüce dergâhın huzurunu bozan ve Rabb’e başkaldıran, meleklerin başı Azazil, Rabb’e isyan edi yordu. Allah (cc);“Hemen çık huzurumdan, artık sen kovuldun.” (Sad, 77) diyerek, kıyamete kadar devam edecek bir imtihan sürecini de başlatmış oluyordu.
Azazil, sadece huzurdan kovul makla kalmıyor, dünyada işlenecek bütün şerlerin, günahların, fesatların organize işlerinden sorumlu ‘Şeytan’ ismini alıyordu. Şeytan, Allah’ın huzurundan ayrılırken adeta, bu iş burda bitmedi dercesine; “... Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de Ademoğlunu saptırmak için, senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (A’raf, 16) diyerek, meydan okudu.
Yorumlar
Kalan Karakter: