
Hz. Nuh Peygamber (as)
Hz. Adem (as) ile Hz. Nuh (as) arasında geçen zamanın, yirmi nesil olduğu rivayet edilmektedir. (bk. İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-nihaye) Bu zaman zarfında yoldan çıkan insanoğlu, putlara tapmaya başlamıştı. Bu nesli tekrar eski mecrasına döndürmek ve onlara Hak ve hakikatleri anlatmak adına Hz. Nuh (as)’u çok zor bir görev bekliyordu. Mayası bozulmuş, kokuşmaya yüz tutmuş bir topluluğu tekrar ihya etmek hem zor hem de çileli ve meşakkatli bir işti. Hz. Nuh (as), kavminin durumunu bildiği için, onlara güzel bir dille nasihat etmeyi en önemli bir görev sayıyordu. Onları kırmamak ve gururlarına dokunmamak için, geçmiş ümmetlerin başına gelen olayları anlatmakla işe başlıyordu. Ama, anlatılanlar onların neşesini kaçırıyor, mutluluklarını baltalıyordu. Bundan dolayı bu gidişe bir ‘dur’ demenin zamanı geldiğini düşünerek, Nuh’a karşı önlem almaya başlıyorlardı. Tıpkı insanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed (sav)’e yapılanlar gibi, önce tavır, sonra sözlü sataşma ve daha sonra da bu işi fiziki işkenceye dönüştürmeyi planlıyorlardı.
Hz. Nuh (as) kendisine yapılan akıl almaz haksızlıklara rağmen, irşad ve tebliğine devam ediyordu. Onlar nerede Nuh (as)’un biriyle konuştuğunu görseler, hemen müdahale ederek, ortamı ifsat ediyorlardı. Çünkü peygamberlerinin tatlı dili karşısında, birilerinin kendisine iman edeceği endişesini taşıyorlardı. Hatta Hz. Nuh (as) konuşurken, kimisi parmaklarıyla kulaklarını tıkıyor; kimisi elbiseleriyle başını örtmeye çalışırken, bir anlık kalplerinin yumuşayacağından endişe ediyorlardı. “Kendilerini bağışlaman için, ben onları ne zaman çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar; elbiselerini başlarına bürüdüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nuh, 7)
Yaşanan uzun bir fetret döneminin ardından, putperest olan halk, kendi menfaat ve çıkarları uğruna bütün hayatlarını heba ediyorlardı. Düşünün ki yüce Allah (cc) tarafından gönderilen bir peygamberle alay ediliyor, hakaretin her türlüsüne maruz bırakılıyordu. Sadece bir kaç insan ona gönül vermiş ve onların fakir olmalarını da yine alay konusu yaparak; “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü, ayak takımımızdan başkasının uyduğunuda görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de kabul etmiyor, bilakis sizin yalancı olduğunuz kanaatini taşıyoruz” (Hud, 27) diyorlardı.
Bu sapık topluluk içinde her geçen gün, Hz. Nuh (as)’un çile ve ızdırabını katlıyordu. Allah tarafından verilen vazifeyi yerine getirememenin ızıdrabı yanında, her türlü kötü muameleye maruz kalması onu asla yolundan alıkoymuyordu. Hz. Nuh’u bu işten vaz geçiremeyeceğini anlayan zalimler diğer planlarını uygulamaya koyu yorlardı. Madem ki peygamberi yolundan döndüremiyorlardı, ona uyan fakir ve zayıf insanları ondan koparmayı planlıyorlardı. “Ey Nuh, sen etrafından, sana inanan o fakirler ve sefiller gürühunu kov. Biz onlarla bir olmayı zül kabul ediyoruz. Gururumuza yediremiyoruz. Onları kovarsan, hepimiz birden sana iman edece ğiz.” diyerek, kendilerine göre peygambere tuzak hazırlıyorlardı.
İmtihan Zorlaşıyor
Hz. Nuh (as), bütün çabalarına, bütün çırpınmalarına rağmen hiç bir sonuç alamıyor, bu sapık halka imani gerçekleri anlatamıyordu. Perdeyi iyice sıyıran kafirler; “Ey Nuh!” dediler, “Bu işten vaz geçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!” diyerek, bu defa onu tehdit etmeye başlıyorlardı. Hz. Nuh (as)’ta biliyordu ki, bu gidişin sonu hiç hayra alamet değildi. Bunu bilerek onları kuşatıcı bir azaptan kurtarmak için, gecesini gündüzüne katarak çalışıyordu. “Hz. Nuh onları azaptan ve felaketten kurtarmak için çaba sarfederken, adamlar sanki kendilerini felâkete çağırıyormuş, sanki fazileti terk edip rezaleti istiyormuş gibi davranıyor, bir dakika durup düşünmeye bile yaklaşmıyorlardı. ‘’Artık sözün bittiği yerdeydi Nuh Peygamber. Bu topluluğun ıslah olacağı yoktu. “Ey Rabb’im, kavmim beni yalancı saydı. Artık benimle onlar arasındaki hükmü sen ver. Beni ve beraberimde bulunan mü’minleri bunlardan kurtar.” (Şuara, 117-118) diye, Rabb’ine duada bulunur.
Evet, çekilen bunca çile ve ızdıraptan sonra, yanık bir yürekten çıkan dua, asıl hedefine bir ok gibi ulaşacak ve gökler ötesinde anında karşılık bulacaktı. “Şimdiye kadar iman edenler hariç olmak üzere, artık kavminden hiç bir fert sana iman edecek değildir. O halde onların yaptıklarına tasalanıp üzülme. Ve bizim nezaretimiz altında, vahyimize uygun olarak bir gemi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar, ilahi takdir gereği, boğulmaya mahkûm bir kavim dir.” (Hud, 36-37)
Hz. Cebrail (as)’in getirdiği proje bir gemi yapımı projesiydi. Bu saatten sonra herşey ilahi saate göre işliyor ve peygamber vakit kaybetmeden geminin inşasına başlıyordu. Bunu gören halk, bu defa da onun başka şeylerle uğraştığını görünce, sanki peygamberlik vazifesinden bir sonuç alamayınca kendine başka bir meslek bulmuş gibi; “Ne oluyor ey Nuh! Bakıyoruz meslek değiştirmişsin! Senin marangozluktan anladığını bilmiyorduk. Keşke bu işe daha önce başlasaydın da bizi bu kadar uğraştırma saydın. Bak, marangozlukta, peygamberlikten daha başarılısın.” diyerek, onunla alay ediyorlardı. Ahlaksız, görgüsüz, putperest bir kavme iyiyi anlatıp, kötülüklerden sakındırmak demek; taşlanmayı, alay edilmeyi, aşağılanmayı ve öldürülmeyi göze almak demekti.
Cebrail (as)’in getirdiği o ilahi proje, bir gemi inşa etmesini emrediyordu. Nasıl yapılacağı, nelere dikkat edileceği de yine o ilahi belgede tek tek anlatılıyordu. Peygaber duasının gökler öte sinde kabul görmesi, gelecek büyük bir afetin yakınlaştığının en büyük emaresiydi. Nuh (as)’un gemi yapımı ile uğraştığını gören kavmi, tam da alay konusu olacak, onu aşağılayacak konuyu bulmuşçasına onun başına toplanmıştı. Peygamberin konuşmasına fırsat vermeden, alaylarını arka arkaya sıralayanlar, Hz. Nuh’un bir kaç kelime etmesine bile tahammül edemiyorlardı. Bir fırsa tını bulup Hz. Nuh konuşmaya başlayınca da hemen parmaklar kulaklara tıkanıyor, elbiseler başlara dolanıyordu. Müşrikler yaptıklarında o kadar ileri gidiyorlardı ki, biri soru sorunca, diğerleri büyük bir kahkaha ile gülüyor, yıkılmamak için birbirlerine dayanıyorlardı.
Hz. Nuh (as) iyice bunalmış, bir an önce başından dağılıp gitmelerini istiyordu ama, onlara gücünün yetmeyeceğini de biliyordu. Tam bitti derken içlerinden; “Ey Nuh, nereden gelecek bu geminin suyu? Yoksa kova ile mi su taşıyacaksın bu gemiyi yüzdürmek için.” demeye başlayınca, o susmayı tercih ediyordu. Fakat onlar Hz. Nuh’un sessiz ve ilgisizliğini görünce deliye dönüyor; “Ey Nuh! Söylesene, bu gemiyi yürütmek için kovayla mı su taşıyacaksın? Senin taşıyacağın suyla bu gemi yürümez. Bari bunu deniz kenarında yapmayı deneseydin ya!” diyerek, alay ediyorlardı. Kin ve nefretleri öyle bir noktaya gelmişti ki, belki de Hz. Nuh (as)’dan bir karşı hamle bekliyor ve bunu bir kavga nedeni yapmayı planlıyorlardı. İşte Nuh peygamber, kendisine yapılanlar karşısında cevap verme yerine; “... siz eğer benimle eğlenmeye çalışıyorsanız, biz de sizinle eğleneceğiz. Tıpkı sizin, benimle eğlendiğiniz gibi.” (Hud, 38-39) diyerek, yumuşak bir dille onları uyarıyordu.
Bir insanın yaşadığı zorluk ve olumsuzluklar karşısında, sığınıp huzur bulacağı en güvenli limanı ailesinin yanıdır. Onunla dertlerini paylaşır, onunla içindeki ızdırapları hafifletir. Ama, Hz. Nuh’un dert ortağı olabilecek, dertlerinden anlayacak bir ailesi bile yoktu. Yani, oğlu ile hanımının sokaktakilerden eksiği yok, fazlası vardı. Kur’an-ı Kerim; “Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısıyla Lut’un karısını misal gösterir: O iki kadın, iki iyi kulun hanımları iken, onlara karşı hainlik edip, kâfir olduklarını gizlemişlerdi de, kocaları olan iki peygamber, Allah’tan onlara gelen azaba mani olamamıştı. O iki kadına, “Kâfirlerle bera ber siz de cehenneme girin” denildi. (Tahrim, 10) buyurmaktadır.
İbn Kesir: “Hz. Nuh’un kavminden gizli iman eden bir insan oldu mu, hanımı koşarak hemen onu kafirlere fısıldayarak, neticede inanan o insanın çeşitli işkencelere maruz kalmasına sebep olurmuş.” demektedir. Sadece o mu? Elbette ki hayır. Çok sevdiği evladı Kenan da, o da belki açıktan olmasa da düşmanların safındaydı. Babasının koluna girecek, ona yapılan hakaretlere, baskılara, atılan tükürüklere karşı onu savunacak ve ona sahip çıkacak durumda değildi. Hz. Nuh (as) o hanede sanki tek başına bir ümmet olmayı temsil ediyordu. Evet, kavmine karşı amansız bir mücadele veren peygamberin, ailesindeki durumu böyleydi. Var mı dünyada bunun gibi acı bir hayat hikayesi olan? Bir yastığa baş koyduğunuz, çocuklarınızın anası açıktan açığa sizin amansız düşmanlarınızla iş birliği yapsaydı ne yapardınız? Babasına düşman, aile hukukunu alt-üst ederek, her yerde babasını ispiyonlayan, onunla alay eden, ona tuzak kuran düşmanlarıyla aynı safta olup babasına başkaldıran bir evladınız oldu mu?
Mühlet Sona Eriyor
Kavminin baskı ve alaycı tutumları had safhaya ulaşmıştı. Bıkmadan, usanmadan Hz. Nuh (as)’a baskı yapıyor: “Ey Nuh, sen işi ciddi tutuyorsun, bu gemide bize de yer olacak mı? Susuz geminin yüzmeyeceğini öğrenseydin de, ondan sonra bunu yapsaydın. Boşuna yorulmazdın. Senin bu haline üzülüyoruz ey Nuh!” diye hakaretler yağdırmaya devam ediyorlardı. Yüce Allah, bu gibi zalimlere merhametinin gereği mühlet verecek ama, Kahhar ismi ile de onları ihmal etmeyecekti. “Ey Nuh! Bizimle uğraşma, artık çok ileri gittin. Bu işe başladığından beri bizi tehdit edip duruyorsun, artık yeter. Sözünde doğru isen, getir şu azabı da görelim...” (Hud, 32) diyerek, bu defa Gayretullah’a dokunmuşlardı.Hz. Nuh (as) ilahi vazifenin verildiği ilk günden bu yana bıkmadan, usanmadan, hakaret ve yalanlamalara aldırış etmeden, “... bin yıldan elli daha az bir süreyle...” (Ankebut, 14) kavmini doğru yola çağırmaya devam etmişti. Kavmi ise onu yalanlamakla kalmamış, davasıyla alay ederek; “... getir şu azabı da görelim” (Hud, 32) küstahlığından asla vazgeçmemişlerdi. Evet, ilahi adalet tecelli ediyor, kendine sabrı kalkan edinenlere Allah’ın yardımı gecikmiyordu.
Hz. Nuh (as); “Doğrusu bunlar beni dinlemediler, malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka bir şeye yaramayan kimselere uydular. Onlar çok büyük tuzak kurdular. Dediler ki, sakın ilâhlarınızı bırakmayın... Gerçek ten de birçoklarını saptırdılar. Rabbim! Sen de artık bu zalimlerin şaşkınlıklarını arttır. Yeryüzünde inkarcılardan hiç kimseyi bırakma!” (Nuh, 21-26) diyordu. Böylelikle Yüce Allah’ın emriyle, dört sene süren gemi inşaatında sona yaklaşılmıştı. Hz. Nuh’un kavmi yeni bir güne uyanıyordu. Yıllardır beldelerine bir damla yağmur bile düşmemiş, esen ılık rüzgârlar âdeta ortalığı kasıp kavurmuştu. Ama bugün havada hiç alışkın olmadıkları bir tuhaflık vardı. Yoksa, yıllardır bekledikleri, bağ ve bahçelerini yeşertecek o yağmur mu geliyordu? Vaktin yaklaştığını anlayan peygamber, hemen evine koşarak son bir hamleyle belki imana gelir ümidiyle ilahi planı oğlu ve hanımına anlatır. Ama, hanımı ve oğlunun verdiği cevap, onun bütün beklentilerini bitirir. Çünkü, o evden artık kimse ona iman etmeyecek ve asırlar boyunca aynı yastığa baş koyduğu peygamberin kıymetini bilemeyeceklerdi.
Buna rağmen şefkatli peygamber yine de ilahi plan doğrultusunda yanan tandırın ortasından su fışkırmaya başlayınca, hemen gemiye koşmalarını söyler. Çünkü o günün dehşetinden kurtulmanın tek çaresi, inananları sahili selamete çıkartacak o gemiye binmek olacaktı. Ne acıdır ki, bütün yaşanan bu olaylara rağmen hanımı Vaile, hâlâ kocasının deli olduğunu düşünür ve; “Alev alev yanan bir tandırın ortasından suyun fışkıracağına kendini inandırabiliyor musun ey Nuh!” Ya o su tandırı söndürür de ekmek pişmezse...” diyerek, kocasıyla alay etmeye devam eder. Vaile, hâlâ kocasının mecnun olduğunu düşündüğü için; “Sen kendini eğlendirmeye zorluyorsun ey Nuh!... Şu yaşa geldin, hâlâ olmayacak işleri tutmakta, olmayacak sözleri söylemek tesin. Suyun bulunmadığı yerde gemi yapıyor, yanan tandırdan su fışkırtıyorsun. Geleceğini söylediğin azap mereti, yenilir mi, içilir mi, canlı mı cansız mı göreceğiz...” diyordu.
Bunlar alaylarına devam ede dursunlar, yıllardır bir damla suyun düşmediği beldelerinin üzerine dolaşan kara bulutlar, âdeta gelecek felaketin büyüklüğünü haykırıyordu. Dokuz yüz elli yıldır gözlerinin önündeki peygamberlerini tanıyamayan kör gözler, bu bulutun beklenen yağmurları getireceğini görüyorlardı. İşte Rabb’in adaleti tecelli ediyor, asırlardır yüce peygamberiyle alay edip onu cahillikle, bilgisizlikle ve delilikle suçlayan kafirler yaşattıklarını yaşıyorlardı. Bu defa def çalmak sırası Hz. Nuh (as)da, kızgın saç üzerinde ayılar gibi oynama sırası da kavmindeydi. Hz. Nuh’un hanımı ve oğlu da o gün sevinenler arasındaydı. Büyük bir çoşkuyla hamurunu yoğurmuş, eline aldığı kibritle tandırı yakmaya çalışıyordu. Tandıra ateşi çakar çakmaz, kulakları sağır edercesine bir patlama sesiyle, tandırın tam ortasından bir fıskıye misali göklere doğru su fışkırmaya başlar. Bu olay kocasının dediği büyük tufanın başlama fişeği idi. Bu patlamanın ardından her yerde büyük patlamalar olur ve her patlamanın olduğu yerden, göklere doğru sular fışkırmaya başlarken, sema da kapılarını sonuna kadar açıyordu.
Nuh (as) hemen gemiye koşar ve inananları son bir kez daha gözden geçirir. O gün Hz. Nuh (as)’u yalnız bırakmayan, sadece bir avuç denecek kadar insan vardı gemide. Kaynaklar, bunların 80 aile kadar olduğunu bildirse de, doğrusunu Allah bilir. Dokuz buçuk asır devam eden bir irşad ve tebliğin ardından, peygambere inanan talihli sayısı işte bu kadardı. Çünkü yüce Allah; “Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah dile diğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi o bilir” (Kasas, 56) buyuruyordu. Evet, yıllardır kuraklıktan kurumuş beldede, sanki gökyüzü delinmiş, alttan ve yukardan çağlayanlar misali sular fışkırıyordu. Bu bulutun bekledikleri müjde olmadığını kısa zamanda anlayan Nuh kavmi, deliye dönmüşçesine alaya aldıkları o gemiye doğru koşmaya başlarlar. Gemiye doğru koşanlar arasında hanımı ve oğlu da vardı. Bir ara gözü hanımına ilişen peygamber, umut dolu o mütavazi sesiyle son bir kez; ‘Ne olur Vaile’ inat etme. Bin şu gemiye, iman et Yüce Allah’a demesine rağmen, kocasına karşı kin ve nefreti iman etmesine engel olur. O anda bile kocası kurutuluşu için çırpınıp dururken o hâlâ peygambere ‘deli’ diyerek, küstahlığına devam ediyordu. Artık Nuh (as) hanımı adına bütün umutlarını kaybetmiş, dalgalar onu alıp ait olduğu yere doğru sürüklemişti.
Bir Babanın Merhameti
Yağmur, bardaktan boşalırcasına yağmaya devam ederken, gemiye binmek istemeyen herkes panikle yüksek bir yere çıkmanın mücadelesini veriyordu. Hanımının acısını henüz yüreğinden ata mayan Nuh (as), bu koşanlar arasında gözleri oğluna takılır. Hz. Nuh her şeye rağmen bir insan ve bir baba idi. Yüreği yanıyor, gözlerinden akan merhamet damlaları tufan sularına karışıyordu. Hz. Nuh (as) oğlunu görünce bir anda gözleri doldu, içini bir merhamet duygusu kapladı. “Derken, gemi onları dalgalar arasında götürmeye başladı. Nuh, uzak duran oğluna, ‘Haydi yavrum gel, sen de bizimle birlikte gemiye bin, kafirlerle beraber olma’ diye seslendi. Oğlu, ‘Beni sudan kurtaracak bir dağa sığınacağım’ diye cevap verdi. Nuh dedi ki: ‘Bugün Allah’ın hükmünden ancak O’nun esirgedikleri kurtulacaktır.’ Derken, aralarına dalga giriverdi, böylece o da boğulanlardan oldu.” (Hud, 42,43)
Oğlunun da dalgalara teslim olması karşısında bir baba olarak, bir aile büyüğü olarak adeta ciğeri dağlanmış, dalgalar gözünün önünde oğlunu da alıp götürmüştü. O bir peygamber olması na rağmen, istese de içindeki bu huzursuzluğa mani olamıyordu. “İçteki huzursuzluk, insan için, dıştan gelen huzursuzluktan daha da tesirli ve yıkıcıdır. Hariçteki huzursuzluklar, kapıyı örtünce dışarda kalır. Evinde huzur varsa, aile efratıyla fikir ve gönül birliği varsa, insanın bütün üzüntüsü, elemi, ızdırabı hafifler. Ama, dışarıdaki can sıkıntısı ve yorucu haller, evde de devam ederse, şevk ve azim kırılır, duyduğu eza ve cefalar da katlanır.” Yaratılıştan bugüne kadar imtihanlar, her kulun ve her bir peygemberin hayatında vardı ve her zaman da var olmaya devam edecekti. Cennetine talip olduğun büyük bir davanın çile ve ızdırabına katlanamayan birinin, bu yolda ayakta kalması mümkün değildi. Tuttuğun yol doğru, ilerlediğin istikamet sadıkların yol güzergâhı ise, bunlara üzülmeyeceksin. Çünkü kışta bir bahar yaratmak, ateşleri tesirsiz hale getirmek, O’na asla zor gelmeyecektir. Sen kar çiceği olduktan sonra, kar örtüsü seni gölgeleyemez.
Korkma! Yüce Allah (cc) Hz. Nuh’dan Kenan gibi bir kafiri, Hz. Adem’den Kabil gibi bir katili çıkarıyor; İbrahimileri ateşlere yakmıyor, Hz. Yusuf’u Züleyha’lara kaptırmıyor ise Hz. Musa’ları Firavunlara, Hz. İbrahim’leri de Nemrut’lara asla bırakmayacaktır. Büyük davalar güçlü omuzlar ister. Güçlü omuzlar ise taşıdık ları yükün ağırlığı nisbetinde güç ve kuvvet kazanır. En ağır yükleri Allah’ın en sevdiği kulları olarak peygamberler omuzladı. Bu imtihanlar anaforu Hz. Adem (sa) ile başlayıp, Nuh (as) ile de bitmemiş, Kâinatın iftihar tablosuna (sav) ve ondan da kıyamete kadar devam edecekti. Evet ilahi bir plan esasında inşa edilen bir gemi, gelecek adına yeni bir dünyanın temellerini atmak üzere dalgalara aldırış etmeden yürüyordu. Bu kızıl kıyamet, Allah’ın; “Ey yer, sen suyunu yut. Ve ey gök sen de suyunu tut” (Hud, 44) emrine kadar devam etmişti. İnananların sahili selamete çıktığı o gün karaya ayak basan Nuh ve kavmi Yüce Allah’ın bu ikramı karşısında oruç tutarak, yeryüzünde yeni bir mayalanmanın da hazırlığını yapmaya başlıyorlardı.
Yorumlar
Kalan Karakter: