Ağlama Karanfil
Kenan Güzel

Kenan Güzel

[email protected]

Ağlama Karanfil

20 Ocak 2022 - 10:38

     Aşkın Gözyaşları

    Soğuk bir kış günüydü, rüzgarın bütün şiddetiyle alınlara buz gibi yaslandığı 19 Ocak 1990. Dışarıdaki soğuk kışa inat, gönül bahçelerinde baharı soluklayan Azarbaycan halkı, 19 Ocak günü, dar duvarlar arasından  geniş meydanlara doğru azadlık yürüyüşüne geçiyorlardı. Yıllar yılı hep hazan yaşayıp duran bu millet, himmetiyle bir millet olma yolunda dimdik adımlarla ilerliyordu. Sema kapkara, gönüllerde hüzün, sinelerde ezikliğin dayanılmaz ateşiyle bağımsızlık foku fokur kaynıyor, kışın, karın, buzun ve zulmün o dondurucu soğuğu Azerbaycan halkının gönüllerinde damla damla eriyordu.
 
Rus zulmü karanlık bir örtü gibi kaplamıştı Bakü ufuklarını. Evlerde sıcak sobanın yanında, sıcak yataklarının başında değildi Azerbaycan halkı. Korkutmuyordu onları zalimin topu, tüfeği güllesi. Sindiremiyordu onları, bir palet gibi ezen yılların baskıcı Moskof  mezalimi. Eline bayrağını alan koşuyordu azadlık meydanına. Akıl almaz bir şekilde cesurca, haykırıyorlardı haklarını. Onlar için artık geri dönüşü olmayan bir yoldu bu gidiş. Ölümü göze alıp, kolundan tuttuğu çocuklarını, torunları korkusuzca, Rus’un mermisine siper ederek hep beraber azatlığa koşuyorlardı.
 
19 Ocak günü mahşer yerine dönmüştü adeta Bakü sokakları. Anne feryatları, yetimlerin hıçkırıkları inletiyordu semaları. Ama, bir ney gibi dinliyorlardı bu haykırışları asrın acımasız hoyratları. Asrın bütün techizatıyla donatılmış kızıl ordusuna karşı, kurşun geçirmez yelekler gibi siper ediyorlardı sinelerini. Çünkü onlar, ataları gibi hep merhamet soluklanmışlardı bütün dünyaya. Kimseyi incitmemiş, hiçbir halka ve topluluğa haksız yere silah doğrultmamışlardı. Onlar asırlardır hep emniyet soluklamış, mazlumların, mağdurların sesine koşmuşlardı, tıpkı Kerbela’ya koşan Hz. Hüseyin (ra) gibi.

            Ağlama Karanfil
       Ağlamak kaderimiz olmuştu yıllar yılı, hep ağladık, ağlatıldık. Gözümüzden akan yaşı kimseler silmedi, sildirmedi...  Bahçelerimiz bir hazanla yerle bir olmuş, bahçıvanlarımız kendi gönül dünyalarına hapsedilmişlerdi. Asırlardır dünyaya raihasıyla şan şöhret saldığımız gül desteleri, elimizde solmuş, soldurulmuşdu. Sema toprağa inat, yağmurlarını saklıyordu bağrındaki su kuyucuklarında. Dudaklarımız şak şak olmuş kanıyor, feryadımız dünyayı inletiyor, hıçkırıklarımız bir ağaçkakan misali sinelerimizi adeta delip duruyordu. Sanki dünya ve içindekiler bize küsmüş, her sokak başındaki yol göstericilerimizin yönünü aksi  tarafa çevirmişti. Anlamadık, anlayamadık, gideceğimiz ve gitmek istendiğimiz yönü. Gönüllerden hisler hazan yağmurlarıyla sel olup akmış, gönül ovalarımız sonu gelmez bir  erozyona uğramıştı. Uzaktan baktık birbirimize, iki sevgilinin birbirine olan mutluluk pınarı misali, hicran gözyaşlarımız ulaşamamış duygu yamaçlarımıza, kuruyan gönül bağlarımızı sulayamamış bütün efsunluğuyla.

        Beni de Ağlatma
       Şiirlerimize de aksetmiş bu bahtı karalık hülyaları. Hep karamsar düşünmüş, onunla yoğrulmuş, onun ateşiyle kavrulmuşuz yıllarca. ‘Ağla Karanfil Ağla’ diye nameler dizmişiz gönül tellerimize.  Sadece kendimizi değil, ‘’Gülüstan’’ bahçemizdeki karanfillerimize de ağlatmışız. Ağla Karanfil Ağla demişiz. Neden ağlayacakmış bu karanfil diye sormamışız kendi kendimize. Karanfiller güzelliği, mutluluğu, sevdayı, hür olmayı gerektirirken, onu da hapsetmişiz kendi duygularımızın hazan bahçelerine. Artık ‘’ Ağlama karanfil, beni de ağlatma, sil gözyaşlarını’’ ne olur. Yeter artık ağladığın bunca yıldır, gül artık halkıma, kokunla Peygamber ocağına çevir şehitlerimin kabirlerini. Sen, kırmızı rengin ve yeşil bedeninle bayrağıma ilham olmuş bir değersin. Sen Şuşa’da, Fizuli’de, kısacası Karabağ’da dalgalanan bir bayraksın. Sen; gözyaşının, gamın, kederin ve çaresizliğin sembolü olamazsın. Sana Gülmek yakışır, zalimlere, düşmanlara inat gül, KARANFİL

             Sil Gözyaşlarını
        20 Ocak 1990 bir halkın esaret zincirlerini darmadağın ettiği gündür. Azerbaycan halkı kendi varlığını dünyaya haykırmak, düşünce dünyasına vurulan zincirleri parçalamak için yiğitçe çarpışıyordu. O gün silahların ve bombaların açtığı yaraların ızdırabına denk ayrı bir acı daha yaşanıyordu şehitler tepesinde. Annelerin feryatları bir başkaydı o gün. Çocukların soğuktan moraran dudaklarından bir başka duyuluyordu hıçkırıklar. Zalimce duygular, hisler ve düşünceler bir tank paleti olmuş, adeta eziyordu Azerbaycan halkını. Daha o gün, ayrı bir destan daha yazılıyordu şehitler tepesinde. Yeni dünya evine  giren Kemale  Ferhat çifti, balayına gider gibi gidiyorlardı  kinin, nefretin, ateşin, merminin insafsızca kavgaya tutuştuğu 20 Yanvar meydanına. Kemale tıpkı Erzurum tabyalarına dayanan düşmanlara karşı cansiperane mücadele veren bir anadolu kadını gibiydi. Daha bir yastığa beraber baş koyamadıkları Ferhat'ı gitmiş ama dönmemişti. O da bir Nene Hatun misali duvağını başından sıyırarak koştu Ferhat’ının ardından sonsuzluk denizine. Adeta yeni evliliklerinin balayını kutluyorlardı, hain kurşunların sahillerinde. İkisi el ele, kol kola yürüdüler Peygember kucağına.

Evet, o gün Azerbaycan halkı akıl almaz bir yiğitliğin, cesaretin destanını yazıyordu, Bakü sokaklarında. Çünkü onlar, düşmanların ölümden kaçtığı gibi, karanfil olup bu toprakları gül bahçesine çevirmek üzere ölüme koşuyorlardı.
 Ruhunuz şad olsun. Yüce Rabbim, benim kanım, canım olan Azerbaycan halkına bir daha 20 Yanvar gibi bir ihaneti yaşatmasın. Amin