RAHMETLİ YUSUF ZİYA ÖZBUCAK ANLATIYOR "DÜNKÜ ORDU'DA...
Naim Güney

Naim Güney

Tarih Köşesi

RAHMETLİ YUSUF ZİYA ÖZBUCAK ANLATIYOR "DÜNKÜ ORDU'DA YAŞADIKLARIMIZ"

21 Şubat 2021 - 16:54


Ordu basın tarihinde mümtaz bir yeri olan ve uzun yıllar gazeteciliğin her kademesinde verdiği emeklerle tanınan rahmetli Yusuf Ziya Özbucak üstat, son yıllarında Tribün gazetesinde “Gördükçe” adlı köşesinde; Ordu’nun geçmişine dair nostalji tadında hatıralarını yayınlamıştı. O hatıralarından biri olan “Dünden Bugüne” başlıklı yazılarında Yusuf Ziya Özbucak bizzat şahit olduğu ve gözlemlediği eski Ordu geleneklerini ve kültürel yaşamını çok ustaca yansıtmıştı… Bugün çoğumuzun hiç bilemediği ve kaybolmaya yüz tutmuş olan değerlerimizi aktaran Yusuf Ziya Özbucak’ın yazılarından bir demeti, tozlu arşivlerden çıkartıp, binbir emek vererek kayıt alına alınması bilinciyle sizler için geleceğe taşıyoruz. İşte Yusuf Ziya Özbucak dünkü Ordu’yu ve eski yaşamı özetle şöyle anlatıyordu:
“… Selimiye ile Bucak Mahallesi arasında akan o günkü boklu dere, şimdiki Bülbül deresi ortasında büyükçe bir taş bina vardı... Orası bizim Kur'an okulumuzdu. Elham cüzünü yarı etmeden, Hamdullah Suphi Bey ilkokulu karşısındaki bugünkü Vilayet konağı yerinde Anaokuluna girdim... Hamdullah Suphi Bey ilkokuluna girdiğimde 8 yaşındaydım... Okulun Müdürü, Arap Sadettin Beyin oğlu Mazhar Beydi... Keman da çalan uyanık ve çok faal, yetenekli bir kişiydi... Rahmetli Rasim Akyol, Mustafa Ergen henüz bir yıllık öğretmen idiler… Anaokulumuzun başında bulunan Güzide Hoca Hanımın eşi Kenan Bey sonraları ilkokul müfettiş' oldu. Resim öğretmenimizdi. İki elin kalem tutan baş ve şahadet parmağıyla çizdiğim 5 Numaralı gaz lâmbasından ötürü sınıfta on numara alan öğrencilerin başında yer almıştım. Daha önceleri de anılarımda yazdığım gibi, bu değerli öğretmenimiz, o yıllarda tatil olan Perşembe günü öğleden sonra okula gelirsek, bizlere öğretici hikâye ve masallar anlatacağını söylemişti… Sanıyorum arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğuyla katılmıştık... Dede Korkut, La Fontain masalları ve Jul Vern hayal hikâyelerini bize naklediyor; gözümüzü kırpmadan istekle izliyorduk... 
Daha Cumhuriyetin ilk yıllarıydı… Fes başımızda , henüz Türkçe Din dersi okuyorduk,. Tevhid-i Tedrisat kanunu yeni çıkmış, Anadolu Yavrusu kitabını köşeye atmıştık... Okulun girişindeki holde tahta bir şeker sandık üzerinde ateşte pişen topraktan yapılmış büyük bir su, küpümüz, kurnasında tülbent sarılı, yanında da çinko bir maşrapası vardı... Herkes tek maşrapa ile içerdi suyu; evde tek kaptan yediğimiz gibi! 
Hastalık; başta verem, sıtma, tifo, belsoğukluğu, frengi, uyuz kol geziyordu... Hastane, eczane, doktor yok denecek düzeyde ilkeldi ve ilâçların çoğu elle havanlarda hazırlanıyordu, Hastalar omuzda salla taşınıyordu! Ağaçlara yamalık (bez parçası) bağlamak, dibek, yatır, diken altından, kök dibinden geçmek, Hoca Efendinin üfürüğü, muskası, tevatüren namlanan kimselerin falına, kayıptan haber vermesine, rüyalara derde çare gözüyle bakılıyordu. Yaralara iyi gelir diye, örümcek ağı, kül, tütün basılır, üstüne çocuklar işetilirdi… Sıtma hastalığı, cuhar için sulhatı vardı, kinin daha çıkmamıştı ama ona önem veren azınlıktaydı ve hastalığı gidermek için bir şişe suyun içine sarımsakla ezilen birkaç, solucan konur ve ayazda üç-beş gün bekletildikten sonra şifa yerine içilirdi. Bu örnekler o kadar çoktu ki, yazmakla bitmez…”
“…Hacı Harun (Furtun) merhumun cenazesine bizde katılmıştık. Cenazeye katılanlara ıskat olarak birer su bardağı verilmişti… O zamanlarda bir su bardağı her evde bulunmazdı. Kalaylı bakır çinko maşrapa bile her evde yoktu.. Bakır taslarla içiliyordu su… Kaplar arasında çömlek, bakır ibrik ve güğümler vardı... Halastar, sürahi cam kavanoz orta halli ailelerde bile bulunmazdı…
Eve bir gelin gelirse çeyizi içinde bulunanların başlıcası şunlardı: Üç büyük, iki küçük gözlü konsül üzerinde ve kenarlarında iki şahane karpuz lamba… Onların arasında işlemeli bir tepsi üzerinde renkli kabartmalı sürahi ve şerbet bardakları… Duvara asmak için çerçevesi yaldızlı, çiçek kabartmalı, kocaman bir ayna... İçinde her türlü giyeceği bulunan bir ceviz sandık… Sigara sehpaları, dantelli çarşaf ve yastık kılıflarıyla yün yatak, yorganlar ve somya yaylı bir karyola... 
Elbette, Türk milletinin kırılıp atılmasın diye tercih ettiği ananevi hediyesi bakır kaplar, güğümler, çamaşır kazanı, yal kazanı, pekmez reçel tavası, saplı tava, düz ve pervane tencereler ve pırıl pırıl baklava sinisi… Ağaç ve alüminyum çatal kaşıklar, kepçeler, kevgirler… Hısım akrabaya çıkarılan bohçalar, keten, ipek gömlekler, mendiller, tütün, para ve saat keseleri… Bunlar, ipten, ipekten sırmadan ve ince boncuklarla işlenirdi… Gergef işlemeleri ipek böceği kozalarından yapılmış çiçekli tabelalar… Takı olarak beşi bir yerdeler, altın ve gümüş bel kemerleri… Salkım salkım zincirli altın kordon tepelikler, yüzük, küpeler ve gerdanlıklar… Saçlar için şimşir tarak, sedefli takunyalar, gümüş hamam tasları… Galoş ayakkabı ve terlikler… Göz nuru dökülerek oyalanmış, işlemeli başörtüleri, feraceler, perdeler… Şimdi bu saydığım el işleri, danteller, giysiler, ayakkabılar ve perdeler vs hepsi fabrikalarda üretiliyor… Bunlar halkın arasında üst tabaka sayılanların çeyiziydi…
Eski yıllarda asıl fakir çoğunluk, bir tarafında hayvan ahiri olan iki gözlü, tam ve çitlerle örülü yer evlerinde yatıyorlardı… Serecek bir kilimleri bile yoktu…Tedarik için bütün yıl hizmet ettiği ekmeklik mısır ununu yoğurup saca yamarlardı…Izgara bilmez, zeytinyağı bilmez, hamsiyi bile ekmek sacı üzerinde kızartıyordu…Çayı bilmeyen çoğunluktaydı…Ihlamur ağacı boldu, çayını da hastalığını giderebilmek için ilaç yerine içiyorlardı…Ayva yaprağı da çayın yerini tutuyordu…Kırmızı domates bilinmez, ham patlıcan derlerdi…
Sabahtan yer sofrasında ortadaki kaplarda yemek yenir, pancar çorbası, darı çorbası, bugünün lüks sebzesi olan melevcan (diken ucu), sakarca, kaldirik mıhlaması ve şimdiki neslin tanımadığı; kişniş, hoşkırandan yemek yapılırdı… Pezik, pırasa, sütlü ısırgan sofraya sıksık gelirdi…
Teneke teneke kavurmalar, tulum tulum yağlı peynirler, tuzlu hamsi, balık, turşu, reçel ise varlıklı zengin ailelerin kilerlerinde demirbaş hazır yemeklerdi.. Bu evlerin kapısında her cins hayvan olduğu için, fakir ayran, bile bulmazken, onlar süt içiyor, yoğurt, kaymak yiyorlardı… Meyvelerin doyulmaz lezzet sunduğunu bizim yaştakiler kadar kimse bilemez… O yüce meyve ağaçlarını nasıl yok ettirdi bize yeni yetişen idealist tarımcılar… Onları baltalayarak nasıl katlettik diye suçluluk içindeyim… Gelgelim, bilinmeyen hastalıklar çıktı ortaya... Yok et yenmeyecek, hayvani sıvı yağ kullanmayacakmışsın; kanser yapıyormuş... Aşil bir öğünde bir öküz budu yermiş... Bizden öncekilerin bir kuzuyu bitirdiklerini, yağlı bir pervaneyi doldurdukları pilavı, büyük bir tas dolusu yoğurtla silip süpürdüklerini ve üstüne de küçük bir tepsi baklavaya eyvallah dediklerini çok dinlemiştim.
1946 yılında evlendiğim zaman benim mahallemdeki komşu evlerden 15-20 tane cam bardak, çatal kaşık bulamadım da rahmetli dostum Celal Altınel’den emanet almıştım… Celal Altınel’i rahmetle anıyorum… Şimdi benim evimde ne varsa daha iyisi en uzak ve yüksek dağ köylerindeki evlerde de var… Artık her köşeye yollar yapılmış, elektrik ve su götürülmüştür. Evlerde günümüzde takımıyla her şey var, misafir odaları, mutfaklarda buzdolapları, çamaşır makineleri, çifter televizyonlar, elektrikli süpürgeler, telefonlar var…
Neler çekti analarımız, kadınlarımız… Derelere kirli çamaşır yıkamak için kül taşımaktan… Neler çekti neler o yer ocaklarına çalı odun taşımaktan… Neler çekti neler… Sabun yok, fay yok, külle sahan ve tencere temizlemekten… Çocuklarımızın kundağına veya beşiğine bir mavi boncuğu bile zor takar, yeni yaptığımız evin saçağına nazarı önlesin diye at nalı asardık… Şimdi ise en şahane nazarlıkları, beş on katlı apartmanımızın kapısına, lüks otomobilimizin en görkemli yerlerine, boyunlarımıza takıyoruz… Eskiden bir tef davul zurna çalıyorduk, artık orkestra kurduk, konservatuarlarımız var, opera yapıyoruz… Her il de hatta her ilçede bizim de tiyatrolarımız, yüksekokullarımız var… Çarıktan, çapulaya, kara lastikten plastiğe, iskarpinden bota, çizmeye geçti, hatta yabancı ithal malı ayakkabıları milyonlardan sızlamadan harcayarak giyiyoruz… Atla katırla eşekle yapılan eski yolculuklar da bitti… Otobüsler, Türkiye’nin her yerine bir günde varıyor… Hava da uçuyoruz… Yelkenler kayıklar lüks oldu…” Duayen gazeteci Yusuf Ziya Özbucak Tribün Gazetesindeki köşesinde; Ordu’daki o eski yaşamı ve duygu dolu samimi hatıralarını günümüz nesline verdiği mesajlarla işte böyle bitiriyor. Ama Ordu’da zaman hızla geçiyor, hayat acımasızca sürüp gidiyor. Bu vesileyle Yusuf Ziya Özbucak’a Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun. Şimdilik bu kadar… Hoşçakalın...
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum