Hz. Yusuf Peygamber (as) 2. Bölüm
Sultanlığa Giden Yol
Kardeşlerinin zulmüne uğrayan Yusuf’un, kuyu dibinde üç gün kaldığı rivayet edilir. Ama bu üç gün kin ve hasetin esiri olan kardeşlerine, âdeta üç yıl gibi uzun gelir. Kardeşine akıl almaz bu ihaneti reva görenler, Yusuf’un akibetini öğrenmek için de kuyunun yakınlarında sırayla nöbet tutmaya başlarlar. Dışarda bunlar yaşanırken Yusuf, Cebrail’in öğrettiği; “Allah’ım, ey bütün sıkıntıları gideren, ey bütün duâlara icâbet eden, ey bütün kırıkları saran, ey bütün zorlukları kolaylaştıran, ey bütün gariplerin sahibi, ey kendisinden başka ilâh bulunmayan; seni her türlü noksandan tenzih ederim. Senden bir çıkış ve kurtuluş yolu niyaz ediyorum. Sevgini kalbime öyle yerleştir ki hiçbir tasam kalmasın, senden başkasını anmayayım. Beni korumanı ve bana acımanı niyaz ediyorum, ey merhametlilerin en merhametlisi!” (bk. Kurtubî, Yusuf suresinin tefsiri) dua ile, Rabb’ine sığınıyordu.
En Güzel Plan Devrede
Yusuf, emin bir beldede sessiz bir şekilde Rabb’inin hakkında vereceği kararı bekliyordu. Rivayetlerde kuyuda üç gün kaldığından bahsedilse de, zamana dair kuvvetli bir bilgi bulunmamaktadır. Evet, kardeşlerin ihaneti üzerine bina ettikleri kuyu, öyle sapa bir yerde değildi. Genellikle su kuyuları insanların ve kervanların geçeceği yollar üzerine yapılırdı. Yusuf’un atıldığı bu kuyu da Mısır’a giden kervan yolunun üzerindeydi.
Günlerden bir gün Medyen’den gelip, Mısır’a gitmekte olan bir kervan, bu kuyu başında konaklar ve su ihtiyacını gidermek için kuyuya kovalarını salarlar. Onlar, yüreklerini serinletecek suya kavuşmakla birlikte, çektikleri kova ile de bütün Mısır çöllerini yeşertecek büyük bir servete kavuşacaklardı. Kovayı yukarıya çekmeye çalışan kervancılar, kovalarının bu kadar ağır olmasına bir anlam veremiyorlardı. Zor da olsa kovayı çekmeyi başaran kervancı, bir de ne görsün, kovanın ipine güller açmış, sarmaşık gibi dolanmış ay parçası bir çocuk duruyordu.
Bu tabloyu gizlendikleri yerden seyreden nöbetteki kardeşleri, Yusuf’un ölmediğini görünce koşarak kuyu başına gelirler. İçlerinde sönmeyen kin ve kıskançlık ateşi, yaptıkları hatadan vazgeçme yerine, bu duygularını daha da katmerleştiriyordu. Kardeşler kervancılara; “Durun bakalım! Bu bizim kölemizdir. Bizden kaçıp buraya gizlenmiş. Onu bize verin veya para karşılığında satın alın.” dediler. Kardeşler, kervanbaşıyla kıyasıya bir pazarlığa koyulmuşlardı. Kervanbaşı mesleği icabı ticaretini katlamak ve bu güzel çocuğu ucuza almak için bir manevra yaparak; “Zaten bizim köleye falan ihityacımız yoktur. Alın sizin olsun.” diyerek, ayrılma numarası yapacaktı.
Bunun bir ticari hamle olduğunu anlayamayan kardeşler, verilen fiyata razı olduğunu söyleyerek, kardeşini bu kervana satarlar. Aslında yaşanan bütün bu olaylar, gözle görülmeyen, elle tutulmayan, önüne geçilmesi mümkün olmayan bir kudret tarafından organize ediliyordu. Ne yazık ki, gönlünü kin ve nefret bürümüş, kıskançlıkları gözlerini kör etmiş kardeşler, peygamber evladı olmalarına rağmen bunu anlayamamış, bu tuzağa düşmekten kurtulamamışlardı. Medyen’den çıkıp, Mısır’a giden kervan, yolda âdeta bir inci bulmuş ve daha pazara varmadan gerçek değerini bilmedikleri bir kazanç elde etmişlerdi.Gelinen Mısır pazarı gündelik gıda mallarının satıldığı bir yer olmasına rağmen, bugün bu pazara Mısır’a sultan olacak değerli bir pırlanta getirilmişti.
Pazarda Bir Sultan
Evet, kardeşler arasına su-i zan düşmüş, zamanla körleşen sağduyu, onları Ken’an ilinin dipsiz kuyusunun başına kadar getirmişti. Babalarının peygamber olması, bir evlat için hiç bir şey ifade etmiyordu. Çünkü, kurtuluş ancak Allah’a kulluktan ve takva dairesine girmekten geçiyordu. Baba kucağından çalınan genç bir delikanlı, ilahi bir sevkle önce dipsiz bir kuyuya, kervanlarla oradan da Mısır panayırlarına kadar getirilmişti. Evet, o bir köle idi ve ancak vasfı kadar para ederdi. Çünkü köleler çalıştırılmak için alınıyordu. Yusuf’un da yaşı genç olmasına rağmen çalışamayacak kadar zayıf bir yapısı vardı. Böyle birisi kimin hizmetini yapabilir di ki.
Günlerce Mısır pazarlarında, panayırlarında bir alıcı bulamayan sahibi, onu bu paraya satamayacağını anlayınca, fiyatını çok ucuz denecek bir seviyeye indirerek, bu köleyi bir an önce paraya çevirmek istiyordu. “Mısır’da onu yok pahasına, birkaç dirheme sattılar. Zaten ona pek değer vermemişlerdi.” (Yusuf, 20)
Sarayın Sultanı Geliyor
İbni Mesud (ra)’un, insanlar arasında ferasetiyle meşhur olan üç kişiden bahsettiği rivayet edilir. Bunlardan birisi, Hz. Şu ayb’ın kızıdır ki, evleneceği Hz. Musa’yı (a.s) ferasetiyle bilmiş ve babasının yanına işe aldırmıştır. Diğeri Hz. Ebu Bekir (ra)’dir ki, Hz. Ömer (ra)’in liyakat sahibi olduğunu görmüş ve onu kendi yerine halife olarak tercih etmiştir. Bunlardan bir diğeri de, Mısır Aziz’i (maliye bakanı) Kıtfir’dır ki Hz. Yusuf’u ferasetiyle tanımış ve karısına iyi muamele etmesi şartıyla, köle olarak onu evine almıştır. (E.H. Yazır, IV, 2853)
Evet, güneşin tam tepe noktasında olduğu bir zamanda, Mısır Maliye Bakanı Kıtfir, köle pazarında dolaşmaya çıkmıştı. Kıtfir, normalde bu gibi yerlerde çok dolaşan birisi de değildi. O gün canı sıkılmış, ayakları âdeta onu Mısır pazarına kadar götürmüştü. Mısır halkı daha önceleri hiç pazara çıkmayan Maliye Bakanını aralarında dolaşırken görünce, çok şaşırmışlardı. Şaşırmaya, heyecana kapılmaya hiç gerek yoktu çünkü, sen Allah’a teslim olup, O’ndan gelen her şeye ‘başüstüne’ diyerek teslim bayrağını çekersen, el betteki O’da Maliye Bakanını ayağına kadar getirecektir.
Yüce Allah onu Yusuf’un satıldığı mekâna kadar sürükledi. Kıtfir sanki aradığını bulmuşçasına gözleri birden Yusuf’a ilişti. Gözlerine inanamadı. Bu nasıl bir güzellikti böyle. Bakan’ın âdeta dili tutulmuş, damarlarında akan kanı donmuştu. Bir süre hiç konuşmadı ve Yusuf’un güzelliğine öylece takılıp kaldı. Kendine gelince de hiç pazarlık yapmadan, içi altın dolu keseyi satıcıya atarak; “Bu köleyi alıyorum” diyerek, pazarlığı bitirmişti. Bakan, bu işten her türlü kazançlı çıkmış, hanımı Züleyha’nın aylardır kendisinden istediği köleyi de böylelikle bulmuş oldu.
Nihayet sarayın kapısından içeri girmiş, hızlıca sürprizini takdim etmek için Züleyha’nın kapısına dayanmıştı. Kocasını karşısında gören hanımı yanındaki yakışıklı çocuğu görünce, âdeta kapıda bir heykel gibi o da donakalmıştı. Çünkü, o da bu zamana kadar böyle fiziği ve güzelliğiyle farklı bir insanla hiç karşılaşmamıştı. Züleyha; “Aman Allah’ım bu ne güzellik, bu ne incelik, bu ne zerafettir,” diyerek, Yusuf’un güzelliği karşısında çarpılmış gibiydi. Yüce Allah (cc), kendisine inandıkları halde kulların adaletinden medet umanlara; “Onu satın alan Mısırlı adam karısına, ‘Ona değer ver ve güzel bak! Umulur ki bize faydası olur veya onu evlât ediniriz,’ dedi. İşte böylece Yusuf’a orada bir yer sağladık ve bunu olayların yorumunu ona öğretelim diye de yaptık. Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf, 21) ayeti, en güzel cevabı veriyordu.
Dayanıklılık Testi
Büyük otomobil firmaları, ürettiği her aracı kaza testine tabi tutarak, darbelere ne kadar dayanıklı olduğunu kontrol ederler. Çünkü bu ürünler dayanıklı olduğu kadar değerli, değerli olduğu kadar da tercih edilerek kazanç getirecek demektir.Yüce Allah (cc) yarattığı kulları ve peygamber olarak seçtiği insanları da her türlü dayanıklılık testine tabi tutacak, onların dayanıklılığı ve güvenirliğini elbetteki test edecekti. Bu Testler Adem (as) ile başlamış ve kıyamete kadar da devam edecekti.
Züleyha, yanına bir çocuk olarak aldığı Yusuf’a, yıllar ilerledikçe daha çok bağlanıyordu. Ama bu yakınlık zamanla şeytanın dikkatini çekecek ve onun da başını döndürecekti. Sarayın hanımının Yusuf’a beslediği bu saf ve temiz duygular, şeytanın da körüklemesiyle aşka dönüşmüş olmasına rağmen, Yusuf’un bu olup bitenlerden şimdilik haberi olmayacaktı. Çünkü o, Züleyha’yı saf ve temiz bir sevgi ile seviyor, hamisi Kıtfir’in bir emaneti olarak görüyordu. Ama o, yıllardır bir anne şefkatiyle bakıp büyüttüğü ve yüreğinde bir evlat sevgisiyle barındırdığı genci şimdi sevgili olarak görüyor ve bütün benliğini yakıp kavuran bu duyguyu bir türlü içinden atamıyordu. Geceleri bir türlü uyuyamayan Züleyha, plan üstüne plan yaparak, Yusuf’u ağına çekmeyi düşünüyordu.
Züleyha, bir kadın olarak, bütün fettanlığını ortaya koyarak, en güzel elbiselerini giyip, güzel güzel kokular sürerek, Yusuf’un karşına çıktı. Yu suf’un güzelliği her ne kadar dillere destan olsa da, Züleyha da zerafeti, nezaketi ve güzelliği ile o gün makam ve mevki sahibi her erkeğin gözdesi durumundaydı. Herşeyden önce zengindi ve sarayın Hanımefendisiydi. Nihayet, servetine, gücüne, mevkisi ne ve güzelliğine güvenen Züleyha, daha önceden seçtiği ve sarayın en şatafatlı ve en güvenli odasında avını kıstırmıştı. Bütün kapıları kilitlemiş, Yusuf’a kaçacak bir delik bile bırakmamıştı. Bir anda Yusuf’la göz göze gelmişlerdi ama, Yusuf gözlerini sü rekli ondan kaçırmaya çalışıyordu. Ne kadar uğraştıysa da Yu suf’u gözlerinin içine baktırmayı başaramamıştı.
İffetin Rolo Modeli
Çünkü o aldığı terbiye gereği bakılması haram olan hiç bir şeye gönlünü kaptırmamıştı. Zaten böyle bir anda güzelliği ile dillere destan bir kadının gözlerinin içine bakmak, normalde bir delikanının gözden gönle akması demekti. Ama Yusuf bunu yapmadı ve gözlerini sürekli Züleyha’dan kaçırmaya çalıştı. Yusuf gözlerini kaçırmaya devam ettikçe, Züleyha âdeta deliye dönüyordu. Artık Yusuf yüzüne bakmasa da o, bütün duygularını Yusuf’a bir bir anlatarak, ona sahip olmayı denedi. Bu söylediklerine bir karşılık alamayınca, dünyalıklarla onu yola getirebileceği ni düşünerek, Yusuf’a büyük bir servet, sarayda yüksek bir makam teklifinde bulundu.
Tepkisiz kalan Yusuf’un korktuğunu zanneden Züleyha; “Korkma, şu anda hiç kimsenin göremeyeceği ve izinsiz giremeyeceği sarayın en güvenilir yerindeyiz” diyerek, onu teselli etmeye çalıştı. Yüce Allah (cc) İsra suresinde; “Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur,” (İsra, 32) di yor. Burada zina yapmayın demiyor, zinaya yaklaşmayın buyuruluyordu. Çünkü o cazibe gücü yüksek bir tuzaktır. Çekim alanına girince, bir mıknatıs gibi çeker avını kendine. Yusuf’a; “Seni çok seviyorum ve bu sevgi sebebiyle ne yapacağımı şaşırmış durumdayım.” diyerek, ilanı aşk eder.
Bu sözler kar şısında irkilen Hz. Yusuf; “Babam da beni severdi ve onun sevgisi beni kuyuya, zincire, köleliğe ve gurbete attı. Babamın sevgisinden dolayı başıma bunlar geldi. Senin sevgin yüzünden neleri göreceğimi bilmiyorum.” diyerek, teklifini nazikçe reddetti. Artık bundan ötesi yoktu ve Züleyha’nın sabır taşı ile ar damarı çatlamış, açıktan açığa Yusuf’a ilişkiye girme teklifinde bulunmuştu. “Evinde bulunduğu kadın, onunla ilişkiye girmek istedi. Kapıları iyice kapattı ve ‘Haydi gel!’ dedi. O da ‘Haşa, Allah’a sığınırım! Zira kocan benim velinimetimdir, bana iyilik edip, evini bana açtı. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmaz!’ dedi.” (Yusuf, 23) Züleyha, Yusuf’un bu dik duruşunu kendisine yapılan büyük bir saygısızlık olarak görüyor, kibrine, gururuna ve hırsına yenik düşüyordu. Bu defa ses tonunu yükselterek; “Burada benim sözün, benim emirlerim geçerlidir ey köle!” diyerek, sıkıca Yusuf’a sarılmaya çalışır. Bir aralık kendisini Züleyha’nın kıskacından kurtaran Yusuf, hızlıca kapıya doğru koşmaya başladı.
Züleyha’nın Şeytanla Dansı
Bunu gören Züleyha, başladığı işi bitirmek için gömleğinden tutarak onu kendine doğru çekmeye çalıştı. Ondan daha genç ve çevik olan Yusuf, bütün bu engellemelere rağmen, kendini odanın dışına atmayı başardı. Yerden doğrulup ayağa kalkınca, bu defa karşısında set gibi duran gösterişli iki adamın durduğunu gördü. Bunlardan biri Züleyha’nın amcası, diğeri de kocası Kıtfir’di. Bir yanda salonun kapısında sacı başı dağılmış Züleyha; diğer yanda da, yerden doğrulmaya çalışan ve gömleği sırtında parçalanmış sarayın kölesi Yusuf duruyordu. Züleyha, hemen ileri atıldı ve ağlamaklı ve acınacaklı bir sesle: “ Bu köle bana saldırdı ve sana ihanet etmek için yanıma geldi. Ben uyanınca o da kaçmaya başladı. Bunu derhal zindana at veya büyük bir ceza ver?” diyerek kendini savunmaya çalıştı.
Mısır Aziz’i hanımına inanmamakla beraber, insani bir refleksle Yusuf’a dönerek; “Ben seni kendime emin kıldım, sana güvendim. Seni köle değil bir evlat olarak gördüm.” dedi. Züleyha’nın bu acınacak haline şahit olan kocası da çok zor bir namus meselesiyle imtihan ediliyordu. Bir tarafta yıllardır aynı yastığa baş koyduğu eşi, diğer tarafta pazardan satın aldığı kölesi vardı. Bir zamanlar ferasetiyle pazarda Yusuf’u tanıyan Kıtfir, burada da aynı feraseti gösterecek, aynı hak ve adaleti uygulayabilecek miydi? Yoksa o da diğer zalimler gibi kibrine, za aflarına ve nefretine mi yenilecekti? Kıtfir, içinden kendisine ait muhasabeyi yaparken, Yusuf konuşmaya başlar ve; “Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi...” (Yusuf, 26) dedi. Ama böyle bir ortamda bir kölenin sözünün ne anlamı olabilirdi ve onun sözüne kim, neden inanabilirdi? Bu arada Züleyha’nın amcası olaya mü dahil olur. Amca burada yeğenini mi, yoksa karşısındaki yeğeni ve eniştesi de olsa yinede adaleti mi savunacaktı? Aslında amca en az Kıtfir kadar basiretli bir insandı ve Kıtfir’e dönerek; “... Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancıdır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir.” (Yusuf, 26-27) diyerek, gerçek karaktaerini ortaya koyacaktı.
Kıtfir, bu teklifi haklı ve mantıklı bulur. Yusuf’un üzerindeki gömleğe bakınca, gömleğin sırtından aşağıya doğru boydan boya yırtılmış olduğunu görür ve suçlunun Yusuf olmadığı anlaşılır. “Aziz Yusuf’un gömleğinin arkadan yırtıldığını görünce dedi ki: ‘Anlaşılıyor ki bu iş, siz kadınların bir tuzağıdır. Sizin tuzağınız gerçekten yamandır.” (Yusuf, 28) Şimdilik bu mesele burada kapatılır ve Yusuf’a da bu olaydan hiç kimselere bahsetmemesi tembih edilir. “Yusuf! Sen bunu olmamış say! (Züleyha’ya) Sen de günahının affını dile; çünkü sen günahkârlardan oldun.” (Yusuf, 29)
Yorumlar
Kalan Karakter: