Hz. İsmail (as) – 2 -
Yeni Bir Dünyaya Doğru
Hz. İbrahim (as) artık Babil’de kalamazdı ve kalması da mümkün değildi. Bunca irşad ve tebliğ, bunca eza ve cefadan sonra, Babil halkından kendisine iman eden sadece birkaç kişi olmuştu. Bunlardan biri kardeşi Harran’ın oğlu olan ve daha sonra Lut kavmine peygamber olarak gönderilen Lut (as); diğeri de Hz. İbrahim (as)’in hanımı olan amca kızı Sare annemizdi. Demek ki, mesele azlık-çokluk meselesi değildi. Mesele, sadakatle Allah (cc) yolunda hizmet etme meselesiydi.
İbrahim (as) vatanım, toprağım, malım, mülküm demedi ve Allah yolunda hizmet etmek için hicret yolunu seçmişti. Yanına hanımı Sare ve amcaoğlu Lut’u alarak, Harran’dan hicret ederek, Mısır’a doğru yola çıkarlar. Yabancılar şehre girer girmez askerler tarafından yakalanıp, hemen Kral Firavun’un huzuruna çıkarılırlar. Firavun’un huzuruna çıkarılan İbrahim ve ailesi, Nemrut’tan kurtuldum derken, ayrı bir zalime yakalanmıştı. Kral daha ilk soruda Sare annemizin kim oldu ğunu sorar. Hz. İbrahim: “Benim kardeşimdir” diye cevap verir. Evet, Sare annemiz onun Müslüman olarak kardeşiydi. Çünkü: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. “Firavun, güzelliğine hayran kaldığı Sare annemize sarkıntılık yapmaya kalkınca, Allah ona izin vermez ve birden nefesi kesilir, hırlamaya başlar. “Siz bana insan değil, (haşa) bir şeytan getirdiniz” diyerek hemen geri çekilir.
Firavun, Sare annemize karşı birkaç defa daha bu ahlaksız tavırlarını sergilese de hiçbirinde istediği sonucu alamaz. Bu defa korkup geri çekilen Firavun, kendi aklınca Sare annemizin şer güçleri olduğu ve ona zarar vermesinden korktuğu için, cariyelerinden en güzeli olan Hacer’i, Sare annemize hediye ederek, ülkesini terketmelerini ister.
Büyük Bir İmtihanın Meyvesi: Hz. İsmail (as)
Yüce Allah, Hz. İbrahim (as)’in ateşle başlayan imtihanı ve bu imtihanda gösterdiği sadakatı karşılıksız bırakmayacaktı. Uzun yıllar evli olduğu Sare annemizden bir çocukları olmamıştı. Herşeye rağmen yaşları ilerlesede hâlâ yürekleri evlat hasretiyle yanıp tutuşuyordu. Kocası ateşle zor bir imtihana tabi tutulan Sare annemiz de, dayanılması güç bir imtihana tabi tutulacaktı. Evet, onun imtihanı da kadınlara, onların karakter yapısına uygun bir şekilde, kocasını başka bir hanımla paylaşma imtihanına tabi tutulacaktı. O, kendisini değil, peygamber olan ve neslinin devam etmesine iman ettiği kocasını düşünüyordu.
Kocasına dö nerek: “Ey İbrahim! Görüyorsun ikimizde yaşlandık. Hele ben senden yaşlıyım. Bundan sonra çocuğumun olacağını hiç sanmıyorum. En iyisimi sen hizmetçim olan Hacer ile evlen. Belki bu evlilikten, Allah sana bir çocuk verir. Evimiz çocuk sesiyle şenlenir. Ve peygamber olarakta senin soyun devam eder.” dedi. İbrahim Peygamber, eşinin kıskançlık duygularını çok iyi bildiği için, bu soru karşısında çok şaşırmış; “Hayırdır ey Sare! Bu işin sonundan endişe ederim. Hacer’in bir çocuğu olursa, onu kıskanmandan korkarım. Bu ise tatsızlığa yol açar, huzurumuz kaçar.” dedi. Sare annemiz bu işin olmasına ısrarla sahip çıkar ve sonunda Hz. İbrahim (as)’i Hacer annemiz ile evlendirir.
Kıskanmayacağına emin olan Sare annemiz, Hz. İsmail (as) dünyaya gelince, bu duygunun içinde kıpırdanmaya başladığını hisseder. Hacer annemiz ve İbrahim Peygamber her şeyin farkındaydılar. Özellikle Hacer annemiz, evin hanımı olmasına ve hizmetçiliğinin sona ermesine rağmen, hâlâ Sare annemizin hizmetine devam ediyordu. Ama bütün bu olanlara rağmen, Sare annemiz bir türlü içindeki kıskançlık duygularına karşı koyamıyordu. Peygamber hanesine giren bu kıskançlık huzursuzluğu bir türlü azalmıyor, hatta günden güne artıyordu. Bu gidişe daha fazla dayanamayan ve içindeki duygulara mağlup olan Sare annemiz kocasına: “Ey İbrahim! Al götür, Hacer ile oğlunu. Sen haklı çıktın, ben onları kıskanıyorum. Bu yüz den çok huzursuzum. Bu evde ya ben ya onlar kalmalı. Kararını ona göre ver.” dedi. İki mübarek annemizin, saygı ve anlayışa dayalı hayatları nasıl oldu da bu hale geldi? Şimdi birbirinin yü zünü görmek bile istemiyorlardı.
Evet, bu sözler Hz. İbrahim (as) için, Nemrut’un ateşinden daha yakıcı ve daha kavurucuydu. Artık ok yaydan çıkmış, Hz. İbrahim (as) Hacer annemizi de yanına alarak, peygamberlik ağacının son meyvesini vereceği Mekke’ye doğru hicret ediyorlardı. Evet, eşi ve oğlunu yanına alarak, dünyanın en kutsi, en bereketli, en sevgili, en mukaddes yeri olan Mekke’ye hicret ediyorlardı. Bu hicret, dünyaya gerçek mayası nı çalacak, ışığıyla bütün insanlığı aydınlatacak, sevgisiyle bütün insanları kuşatacak, ‘İnsanlık ağacının en kıymetli meyvesi’ olan, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’i meyve verecek bir hicretti.
Toprağa Atılan İlk Tohum
O gün Hz. İbrahim (as)’in geldiği Mekke, kızıl kumlarla örtülü, ıssız bir çölden ibaretti. Uzun bir yoldan ilahi bir irade ile geldikleri bu topraklarda, hiçbir canlılık emaresi de gözükmüyordu. Etraf her şeyi ile yabancı, geceler bütün korkutuculuğu ve dondurucu soğuğu ile Allah’tan başka hiçbir yardımcının olmadığını haykırıyordu.
Evet, herşeye rağmen onlar burada kalacak, kıyamete kadar dünyanın karanlık çehresini ışığıyla ay dınlatacak, ışıktan bir medeniyetin temellerini yine hicretin bu sağlam blokajı üzerine oturtacaklardı. Çöl âdeta bütün bu yokluk ve sıkıntılarla ittifak etmişçesine, dünya nimeti adına onlardan her şeyini saklıyor, onlara çile ve ızdırabın dayanılmaz sancısını hissettiriyordu. İbrahim Peygamber, irşad ve tebliğ vazifesi ve Sare annemizi de ziyaret etmek için, Hacer validemizi ve oğlu İsmail’i kızgın çöl kumlarına bırakarak ayrılmak ister.
Hacer annemizi bütün bu zorluklara rağmen, bir de kızgın çöl ortasında yapayalnız kalma korkusu sarar. Yeni geldikleri ve yabancı oldukları bir çölde, bir gün bile kalmadan ayrılmayı nasıl düşünürdü? Hem de arkada korumasız ve her türlü tehlikeye açık bir anne ve çocuğunu bırakarak. Hacer annemiz çölün ortasında artık tek başınaydı ve erzakları da kalmamıştı. Açlığa dayanabilirlerdi ama susuzluğa dayanmaları mümkün değildi. Belki yüksek bir yerden yardım edecek birisine sesimi duyururum ümidiyle, oğlu İsmail’i kızgın kumların üzerine bırakarak, Safa tepesine çıkar. Ne yapacağını bilmeden, bir Safa bir Merve tepesine koşuyor, çaresizlerin çaresi olan Rabb’inden yardım diliyordu.
Artık bir ümit son defa Merve tepesine çıkmıştı ama, dizlerinde dermanı bitmişti. Tam zirve noktaya çıkınca, bir sesle irkildi. Bu ses ona; “Ey Hacer sus ve dinle!” diyordu. Bu seslenen de kimdi? Neyi dinlemesini istiyordu bir türlü anlam veremedi. Birde ne görsün, oğlu İsmail’in yanında Cibril’i emin duruyor ve elleriyle toprağı kazmaya çalışıyordu. Onun kazdığı yerden birden su fışkırmaya başladı. Hacer annemiz çıkan bu zemzem suyunun akıp gitmemesi için etrafını kapatmaya çalışırken Cebrail; “Zayı oluruz diye sakın korkmayın. İşte burası Kabe’nin yeridir. O Beyt’i şu çocuk ve onun babası yapacaktır. Allah o beytin ehlini de zayi etmeyecektir.” diyerek, kaybolur.
Kâbe yeryüzünde Hz. Adem (as) ve meleklerin beraber inşa ettiği ilk mabettir. Bu mabet Nuh tufanına kadar aynı şekli ile kalsa da tufandan sonra, yıkılıp gitmişti. Allah (cc) ilk peygamberinin inşa etmiş olduğu bu şerefli mabedin, aynı temeller üzerinde tekrar inşa edilmesini, son peygamberinin mübarek soyuna Hz. İsmail ve babasına nasip edecekti. Sadakat ve Merhamet İmtihanı İbrahim (as)’in sessiz bir şekilde yanından uzaklaştığını gören Hacer validemiz, arkasına bile dönüp bakmayan kocasına; “Ey İbrahim!..” diye seslenir. O bir peygamberdi ve ona Allah’ın emrine itaat etmek düşerdi, ama o her şeyden önce bir insan ve bir babaydı. Her halde dönüp arkaya bakarsam yüreğim yumu şar, merhamet duygularıma yenik düşerek yolumdan geri kalırım düşüncesiyle arkasına dönüp bakmak istemiyordu.
Bu hadise karşısında Hacer validemiz: “Ey İbrahim, bizi kime bırakıp gidiyorsun?” diye şefkat dolu bir dille tekrar seslenir. Hz. İbrahim yine geri dönüp bakamaz. Hacer validemiz bu defa; “Yoksa bu Allah’ın bir emri mi?” deyince, İbrahim titrek ama şefkat dolu bir sesle; “Evet, bu benim Rabbim’in bir emridir, Ya Hacer” dedi. Hz. Hacer validemiz, kendine yakışır bir sadakatle; “Git ey İbrahim! Hicret madem Allah’ın emri, O bizi zayi etmeyecek, bizi yalnız bırakmayacaktır.” diyerek, sadakatini ortaya koyar.
Hz. İbrahim de Yüce Rabb’ine; “Ey Rabbimiz! Ailemden bir kısmını, senin hürmetli Beyt`inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim namazlarını Beyt`inin huzurunda dosdoğru kılsınlar diye. Ey Rabbimiz! Sen de insanlardan mümin olanların gönüllerini onlara meylettir ve onları meyvelerle rızıklandır ki, onlar da nimetlerinin kadrini bilip şükretsinler.” (İbrahim, 37) diye duada bulunur. Günler geçmiş, dallar meyveye durmuştu. Bu güzel dünya ağacının, İsmail dalı öyle bir gül açmıştı ki, böylesi bir gül, böylesi bir koku, daha önce hiçbir ağaca, hiçbir bahçeye, hiçbir toprağa ve hiçbir bahçıvana nasip olmamıştı. O mübarek ağaç, kıyamete kadar solmayacak, Muhammedî gül açmaya devam ederek, dünyaları gül bahçesine çevirecekti. İbrahim (as)’in hayatı imtihanlarının sırtına yüklediği çile ve ızdıraplarla geçti. Bu yol, çile sultanlarının yoludur. “Ey mü minler! Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden, cennet’e gireceğinizi mi sandınız?... (Bakara, 214
Hz. İsmail (as)’in Peygamberliği
“Kitapta İsmail’i de zikret. O sözüne sadık bir peygamberdi. Halkına, namazı ve zekâtı emrederdi ve rabbinin rızasına ermiş ti.” (Meryem, 54-55). Kâinatın efendisi (sav)’nin Hz. İbrahim (as) ağacına uzanan dalı olan İsmail (as), Yemen tarafında yerleşik bir hayat yaşayan, Amalika kabilesine Hz. İbrahim’in dini üzere peygamber olarak gönderilmişti. Hz.İsmail (as) Mekke’ye geldiklerinde yakın dostluk kurduğu Cürhüm kabilesinden, Arap dilini öğrendi. Kısa zamanda bu kabile tarafından da çok sevilen peygamber, yine aynı kabileden bir kızla evlendirilir. Evlendikten kısa bir süre sonra annesi Hacer’i kaybeden İsmail, hanımıyla da problemler yaşamaya başlar.
Günlerden bir gün Hz. İbrahim, peygamber oğlunu ziyarete gelir. Eve geldiğinde kapıyı gelini açar ve onu içeri davet eder. Hz. İbrahim (as) İnsanlığın iftihar tablosu (sav)’nu meyve verecek İsmail dalına, ayrı bir önem verdiği için, gelininin oğluna münasib olup olmadığını öğrenmek adına, ona birkaç soru sorar. Aldığı cevaplar karşısında bu kadının oğluna denk olmadığını düşünerek, oğluna hanımından boşanmasını söyler.
Hz. İsmail (as) bunun üzerine karısından boşanır ve başka bir kadınla evlenir. Bir süre sonra Hz. İbrahim tekrar oğlunu ziyarete gelir ve bu hanıma da aynı soruları sorarak onu da imtihan eder. Gelininin İbrahim peygambere verdiği cevaplar onu memnun eder ve onlara duada bulunur. Hz. İsmail (as)’in bu evlilikten birçok çocuğu olduğu rivayet edilir. Bunlardan Kayzer ve Sabit Mekke’de kalarak, Kâbe’nin hizmetinde bulunurlar. Kayzer, Efendimizin mensup olduğu Kureyş kabilesinin büyüğüdür. Hz. İsmail babasının ölümünden sonra Filistin’e giderek onun kabrini ziyeret eder ve oradan Şam’a geçerek baba bir, anne ayrı kardeşi olan Hz. İshak (as)'a uğrar. Burada çok kalmayan İsmail (as) ardından Mekke’ye döner ve burada vefat eder.
Yorumlar
Kalan Karakter: