
Hz. Yusuf Peygamber (as) 1.Bölüm
Hz. Yusuf, baba ocağına dönmüş, Hz. Yakub’un hasretini de vuslata çevirmişti. Ama bu vuslat fazla sürmeyecek, kardeşler arasındaki kıskançlık, kin ve nefret kısa bir zamanda yerini düşmanlığa bırakacaktı. Hz. Yusuf (as) ve kardeşi Bünyamin, dayısı kızı Rahil’in çocuklarıydı. Diğer 10 kardeş, teyzesi Liya ve dedesinin kızlarına hediye ettiği cariyelerden doğma kardeşleriydi. Yakub (as), yıllardır uzakta yaşayan ve tam sevilecek çağlarında yanında olmayan oğlu Yusuf’a karşı ayrı bir bağlılığı vardı. Ama, herşeye rağmen, onun sevgisi diğer çocuklarının gözünden kaçmıyor, onların Yusuf’u kıskanmalarına sebep oluyordu.
Her Şey Bir Rüya İle Başladı
Rivayetlere göre, Yusuf daha 12 yaşlarında gördüğü bir rüyayı; “Babacığım! Ben rüyamda on bir yıldızla beraber güneşi ve ayı, bana secde ederken gördüm.” (Yusuf, 4) diyerek babasına anlatır. Yusuf’tan dinlediği bu rüyanın tabiri ne olabilir diye düşünmedi ve kendine verilen rüya tabiri ilmiyle oğlunun bir peygamber olacağını anlamıştı. Oğluna; “Yavrucuğum! Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apacık bir düşmandır.” (Yusuf, 5) diyerek, ona sıkı sıkıya tembihte bulunur. Yusuf babasının bu söylediklerine bir anlam veremese de, sonuçta gördüğü rüyanın ne anlama geldiğini anlayacak yaşta birisi değildi.
Evet, görülen bu rüya Hz. Yusuf’un peygamberliğe giden yolun aydınlatılmasıyla beraber, çile ve ızdırabın da kapısını da aralamış oluyordu. Böylelikle yüce Allah(cc), baba ile oğullarını, kardeşle kardeşi birbiriyle imtihan edecek kıskançlık, kin ve nefretin nelere kadir olacağını bütün insanlığa gösterecekti. Zamanla Hz. Yakub (as)’un oğulları, babalarının küçük kardeşlerini daha çok sevdiğini düşünmeleri Yusuf’a karşı kin ve nefret beslemelerine sebep olmuştu. İşte bu anlamsız duyguların kalplerine attığı bir vesveseden dolayı, babalarının Yusuf’u daha çok sevdiği ve koruduğu fikrine kapıldılar. Zamanla bu kin ve bu nefret yerini düşmanlığa bırakır.
Şeytanın vesvesesiylede küçük kardeşini ortadan kaldırarak, babasının sevgisini kazanmayı düşünüyorlardı. Hz. Yusuf’un gördüğü rüyadan sonra, bir peygamber ferasetiyle babaları kardeşlerin hâl ve hareketlerinden şüphelendiği için, gözünü bir an bile Yusuf’un üzerinden ayırmıyordu.Yakub Peygamberin hanesinde, kılı kırk yaran planlar havada uçuşuyor, kardeşler babasının bir anlık dalgınlığını dört gözle bekliyorladı. Böylelikle hem Yusuf’tan hem de babalarından intikam alacaklarını zannediyorlardı.
Bir Kıskançlık Krizi ve Korkunç Bir Karar
Peygamberoğulları, Bünyamin ve Yusuf’un üvey olmalarını da bahane ederek, bu gidişata dur demenin bir yolunu ararken; “Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeyler için, insanlara haset mi ediyorlar?” (Nisa, 54) ayeti, onların hastalıklarının teşhisini ortaya koyuyordu. Nihayet bir gün, diğer on kardeş bir araya gelerek, meseleyi uzun uzadıya konuşmaya başlarlar. Toplantı büyük bir hırsla başlamış, herkes kendine göre bir plan ortaya koymuştu. Yapılan planlar, alınan kararlar, ağızlardan çıkan her bir kelime, yürekleri esir alan kin ve hasetin bir ürünüydü. İşte aralarından birinin planı şeytanlara şapka çıkartacak cinstendi. “Daha ne bekliyoruz? Böyle konuşup durmakla elimize ne geçecek? Önümüzde iki yol var.” diyor ve devam ediyordu. “Ya Yusuf’u öldürüp, gömelim bu iş bitsin ya da götürüp dönemeyeceği uzak bir yere bırakalım. Orada kendi kendine ölüp gider. Ondan sonra babamızın sevgisi de ister istemez bize döner.” (Yusuf, 9) teklifinde bulunuyordu.
Bu fikir üzerine, hemen hemen herkes fikrini söylemiş, eteklerindeki taşları bir bir ortaya dökmüştü. En büyük ağabey hiç konuşmuyor, sadece söylenenleri büyük bir sabırla dinliyordu. Yehuda, belliki diğerlerinden biraz daha merhametli ve sağduyulu birisine benziyordu.“Hayır, hayır! Yusuf’u öldürmeyi aklınızdan çıkarın. Kin ve nefretiniz sizin gözünüzü döndürmüş belli ki. Zira, insan öldürmek, büyük günahlardandır. Allah bu günahınızı affetmez ve zalimlerden olursunuz” diyor ve; “Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız, onu kör bir kuyunun dibine bırakın. Nasıl olsa gelip geçen kervanlardan biri onu bulup alır” (Yusuf ,10) diyerek, sözlerini tamamlıyordu.
Yaman Ayrılık
Hz. Yakub (as), bir sabah uyanınca, oğullarını tek vücut ola rak karşısında bulur. Bir türlü anlam veremediği bu duruş, hak ve hakikat karşısında bir duruşun ifadesine hiç benzemiyordu. Onlar bunu çok belli etmeseler de kin ve nefretleri yüzlerinden okunuyordu. Söz Yusuf’tan açıldı. Kardeşlerden biri: “Ey baba mız! Neden kardeşimizi bizden korumaya çalışıyor, onu yanından hiç ayır mıyorsun? Niçin bize güvenmiyorsun? Biz yarın kırlarda dolaşmaya çıkacağız, onu da bizimle göndersen, gezip dolaşsa, güzelce bir eğlensek.” (Yusuf, 11-12) diye söze başladı.
Yine de Hz. Yakub (as) insani bir refleksle; “Onu size bırakmak istemiyorum. Siz ondan gafil olduğunuz bir anda, onu kurdun yemesinden korkuyorum.” (Yusuf, 13) dedi. Babalarının direncini kırmak ve planlarını uygulamaya koymak için kararlı görünüyorlardı. Aynı zamanda babalarına: “Ey babacığım! Biz kuvvetli insanlarız. Herşeye gücümüz yettiği halde, Yusuf’u bir kurttan mı koruyamayacağız. Biz bu kadar zavallı mıyız?” (Yusuf, 14) diyerek, âdeta babalarına ‘aba altından sopa’ gösteriyorlardı. Oğullarının bu baskılarına daha fazla dayanamayan Yakub (as), istemeyerekte olsa Yusuf’u onlara teslim etme mecburiyetinde kalır.
Kuyu Suyunu Çekmiş Onu Bekliyordu
Ken’an elindeki bu kuyu, susuzluktan dudakları çatlamış çöl insanı için bulunmaz bir nimetti. Ama, onun için asıl büyük nimet, beklediği yakışıklı prensi Yusuf (as)’tu. Cebrail (as) çoktan kuyuya haberi uçurmuş, gelecek kutlu misafir için gerekli hazırlıkları yapmasını emretmişti. Yusuf’u babasından koparan kardeşler, güle oynaya Ken’an ilindeki bu kuyunun yanına kadar gelmiş, istirahat ve yemek için burayı uygun görmüşlerdi. Ama Yusuf’ta bambaşka bir hal vardı. Hiç gülmüyor ve konuşmuyor du. Çünkü, babasından gülmek ve eğlenmek için istediklerini söyleseler de, kardeşlerin yüzlerindeki ifadeler hiçte aynı şeyi söylemiyordu.
Kardeşler kirli planlarını uygulamaya koymak için harekete geçmiş, Yusuf’un gömleğini sırtından çıkararak, onu bir urganla kuyuya sarkıtmışlardı. Gizlice ana kucağından çalınan bir ceylan gibi tir tir titriyordu. Kuyu karanlık ve korkutucuydu. Yüreği hızlı hızlı atmaya başlayınca, Rabb’i Cebrail (as)’i yardımına koşturur; “Ey Yusuf merak etme! Sen buradan kurtulacak, kardeşlerinin yaptıkları bu kötülüğü bir gün onlara hatırlatacaksın. Onlar o kişinin sen olduğunu asla bilmeyecekler.” (Yusuf, 15) diye buyurur. Kuyudaki Yusuf her ne kadar mutlu gözükmese de, çok mutlu olan ve en kutlu misafiri gönül sarayında ağırlayan, Ken’an kuyusunun sevincine diyecek yoktu. Belki de, yıllardır çöl yollarında susuzluktan çatlamış gönülleri serinletmesine karşılık, Rabb’i onu da güzellerin en güzelini misafir etmekle mü kafatlandırıyordu.
Evet, Yusuf’un bu yaşadıkları, asırlar sonra onun izinden giderek hapishaneleri ‘Yusuf Medresesi’, kuyu ve mağaraları ‘Yusuf Sarayları’ na çevireceklere bir müjdesiydi. Çünkü insanlık hep bu kuyulardan ve mağaralardan irşad edilmiş, bazı Allah dostları insanlığa yol gösterecek mükemmel eserlerini buralarda kaleme almışlardı.
Hasret Başlıyor
Kur’an-ı Kerim ‘en güzel kıssa’ diye anlattığı bu olayı, Yusuf’un kuyuya atılmasından başlatır. Çünkü bir peygamberin ciğerlerini yakan, gözlerini kör eden hasret ateşi, oğlunun kuyuya düştüğü an başlamıştı. “Yusuf’u götürüp kuyuya atınca...” (Yu suf, 15) ayetinin, belağatına bakın ki, ayette geçen ‘Cübbb’ ke limesi kuyuya atılan bir taşın çıkardığı sesle aynı sesi veriyordu. Yüce Allah ayetinde de; ‘Fi ğayabetil cübbb...’ ifadesini kullanıyor. İşte Hz. Yakub (as)’un hasreti, Yusuf’un kuyuya ‘cübb’ diye düşmesiyle başlıyordu.
Kendilerine göre Yusuf’tan kurtulan kardeşleri, şimdi de yapmış oldukları bu büyük kötülüğe bir kılıf uydurmanın hesabını yapıyorlardı. Yusuf’u kuyuya atmadan, üzerinden çıkardıkları gömleğini bir kuzunun kanına bulayarak, babaya götürmeyi ve onun sözlerinden cımbızladıkları kurt kelimesini de bir kılıf olarak kullanmayı düşünüyorlardı. Çünkü babalarının; “Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada, onu kurt yer diye korkuyorum” (Yusuf, 13) sözünden, bu fikri çıkarmışlardı.
Bunlar bu şeytani planlarıyla uğraşadursun, babanın gönlüne düşen Yusuf ateşi bütün benliğini yakmaya baş lamıştı bile. Hz. Yakub (as) telaşlı bir şekilde çocuklarının dönmelerini bekliyordu. Uzaktan uzağa görünen evlatlar onun gönlüne birazcık su serpse de, Yusuf’un aralarında olup olmadığını kestiremi yordu. Nihayet korktuğunun başına geldiğini anlamıştı. Kardeşler rollerini planları gibi çok iyi oynayacak, mahzun, kederli ve üzüntülü görünmeye gayret edeceklerdi. Çünkü, babalarını ancak bu şekilde yalanlarına inandırabileceklerini düşünüyorlardı.
İçlerinden biri; “Ey babamız! Biz yarış yapmak için uzaklaşmış, kardeşimi de eşyalarımızın yanına bırakmıştık. Geri döndüğü müzde onu kurdun parçaladığını gördük. Ama biz doğru söyleyen kimseler olsak ta, sen bize inanmazsın.” (Yusuf, 17) dedi. Babasının bu yalana inanmayacağını bildikleri için, devreye hemencecik ikinci yalanlarını sürerler. Ellerinde sakladıkları kuzu kanına bulanmış kanlı gömleği babalarına uzatarak: “İnanmıyorsan bak diyerek, gömleğin üzerindeki uydurma kan izlerini gösterdiler.” (Yusuf, 18) Aslında bu olayda yaşananların en can alıcı noktası, işte bu ayette geçenlerdi. Çok sevdiği evladının acısını yüreğinde yaşayan bir babanın, katil olan diğer evlatlarının yalanları karşısında ortaya koyacağı refleks çok önemliydi.
Yüreği yanan peygamber; “Hayır! Nefsiniz sizi kötü bir iş yapmaya sürüklemiş; artık bana düşen güzelce sabretmektir. Anlattığınız şeyler karşısında yardım edecek olan ise ancak Allah’tır.” (Yusuf ,18) diyerek, müthiş bir teslimiyet ve sabır örneği ortaya koyuyordu. Evet, Hz. Yakub (as), aslında evlatlarının yalan söylediğini çok iyi biliyordu. Zaten, rivayette geçen ‘yumuşak kurt’ kelimesi, bunun en güzel örneği idi. “Kardeşleri, Hz. Yusuf’un gömleğini, kestikleri hayvanın kanına bulayarak akşam üzeri babalarına getirdiler ve kendileri yarış yaparken, onu bir kurdun yediğini ağlayarak söylediler. Rivayetlere göre bu acı haberi alan Hz. Ya kub, çok üzülmüş ve gömleği alıp yüzüne sürerek dedi ki: ‘Bu güne kadar bu kadar yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu parçalamış, fakat sırtındaki gömleğinde hiç bir diş izi bırakmamış, gömleğini bile yırtmamıştı.” (Taberi, XII 164)
Yorumlar
Kalan Karakter: