Hz. İbrahim Peygamber (as) ( 1. Bölüm)
Hz. Nuh (as)’un oğlu Sam’ın neslinden bir grup, Irak tarafında bir bölgeye yerleşmişti. Burada yerleşik hayata geçen bu insanlar, daha sonra Babil adında bir şehir kurmuş ve Hz. İbrahim (as)’de işte bu bölgede dünyaya gelmişti. Başka bir rivayette Harran’da yani bugünkü Şanlı Urfa’da doğduğu da rivayet edilmektedir. Diğer kavimlerde olduğu gibi, Semud kavminin helak olmasıyla, değişik bölgelere hicret eden müslümanlar, Hz. Salih (as)’in vefatından sonra yine duygu ve düşüncede sapmalar, savrulmalar yaşadı. Zamanla tek Allah inancından uzaklaşıp, gökteki yıldızlara, aya, güneşe ve putlara tapmaya başladılar. Müneccimler, bu yıl Harran’da doğacak erkek çocukların kendisi için büyük bir tehlike olacağına Nemrut’u inandırarak, yeni doğacak bütün erkek çocuklarının öldürülmesine sebep olurlar.
Annesi İbrahim’e hamile olduğunu anlayınca, kimseciklere belli etmeden, kocası Azer ile Babil’den ayrılarak Ur şehrine hicret eder ve Hz. İbrahim’i burada bulunan bir mağarada dünyaya getirir.Hz. İbrahim (as) burada anne ve babasının dışında, hiç kimse ile görüşmüyordu. Babası Azer, Nemrut tarafından kutsal sayılan puthaneye müdür olarak görevlendirildiğinden sık sık şehir dışına çıkamıyor oğlunu görmeye gelemiyordu. Ama annesi, oğlu ile aynı kaderi paylaşıyor, çile ve ızdıraba bu mağarada beraber katlanıyorlardı. Bir kadın düşününki mağarada, hijyenik olmayan bir ortamda, tek başına bir evlat dünyaya getiriyordu.
İlk Tebliğ Babaya
Hz. İbrahim (as) ilk tebliğini babası Azer’e yaparak, sorduğu sorularla babasını zor durumda bırakır. Babası oğlunun söylediklerine inanma şöyle dursun, ciddiye bile almıyordu. Hatta, eline putları tutuşturarak onu pazara gönderiyor, put satması için ona baskı yapıyordu. Bir gün İbrahim (as), pazara satmaya götürdüğü putların boyunlarına ip bağlayarak sokaklarda sürüklemeye başlar. Tanrılarına bu hakareti hoş karşılamayanlar, hemen babası Azer’e koşarlar. Oğlunun yaptıklarını duyan baba; “Sen ne yapıyorsun, oğlum? Bunlar bizim tanrılarımızdır.” der. İbrahim; “Onlar susadı baba. Ben de onları su içirmeye götürüyordum.” der, babası; “Oğlum, onlar ne susar ne de su içebilirler. Gör müyor musun, onlar cansız” der. İbrahim; “Bunlar nasıl ilâhtır ki, kendi başlarına su içemiyor, kendi hacetlerini gideremiyor lar. Kendi ihtiyaçlarını gideremeyen tanrılar, nasıl olurda in sanların ihtiyaçlarını giderecek,” der ve babasını irşat etmeye devam eder; “İşitmeyen, görmeyen, başına gelen bir belâyı def edemeyen, cansız varlıkları niçin mabud edinirsin? Gerçek mabud O’dur ki, görür, işitir ve kendisine ibadet eden kullarının belâlarını def eder.” (Meryem, 42)
Baba Azer, adeta küçük dilini yutmuştu. Bu sözleri nereden buluyordu bu çocuk. Çünkü onun gözünde oğlu İbrahim, hâlâ bir çocuktu. “Oğlum, sen ne dediğinin farkında mısın? Benimle, yani babanla böyle konuşma cüretini nereden alıyorsun?” deyince, İbrahim; “Babacığım, sana öğretilmeyen ilim bana öğretildi. Allah beni peygamber olarak seçti. Kavmime doğru yolu göstermem emredildi. Gel bana tabi ol ki sana Hakk’ı anlatayım.” (Meryem, 43) dedi. Acaba bu sözler karşısında Azer’in cevabı ne olacaktı? Oğlunun söylediklerine iman edip, arkasında mı olacak, yoksa bir düşman gibi karşısına mı dikilecekti? Ama baba, ikinci yolu seçerek; “Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, and olsun seni taşlatırım; şimdi uzun bir süre gözüme görünme.” (Meryem, 46) diyerek, onun yanından kovar.
Artık, İbrahim (as) bir peygamber gibi sokakta, pazarda bulduğu her fırsatta dinini anlatmaya devam ediyordu. Defalarca tehdit edilse de asla irşat ve tebliğden vazgeçmiyordu. Onunla başa çıkamayacağını anlayan saray ehli, İbrahim’i ortadan kaldırmanın planlarını yapmaya başlar. Onunla başa çıkamayacağını anlayan Nemrut, insanlık tarihinde eşi-benzeri görülmeyen bir azapla onu cezalandırmayı düşünüyordu. Hz. İbrahim (as) babasıyla kıyasıya bir mücadele veriyor, onu kırmadan, usandırmadan hakikate uyandırmaya çalışıyordu. Azer ise, oğlunun inançlarıyla alay etmesi karşısında utanıyor, putların hamisi olarak gururuna dokunuyordu.
Evet, baba ile imtihan olmak çok zordu. İbrahim, belki yumuşamıştır diye bir sabah puthaneye onu ziyarete gider. Şefkatli bir edayla: “Ey babacığım ben sana Rahman olan Al lah’tan gelecek bir azabın dokunmasından korkuyorum. Şayet böyle olursa, sen şeytana dost olursun.” (Meryem, 45) dedi. Bu ifadeler yüreği şefkat dolu, samimiyet ve merhametle yoğrulmuş bir evladın, babasına olan sevgisinin bir ifadesiydi. Ama, onun karşısında gurur ve kibrine mağlup olmuş, kalbi puthanenin soğuk havasıyla katılaşmış, bir baba duruyordu. “Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun ey İbrahim? Yemin olsun ki eğer bu davana bir son vermezsen, elbet ve elbet seni taşa tutacağım. Hadi şimdi beni uzun bir müddet terk et ve git...” (Meryem, 46) diyerek, onu yanından kovar. Aslında baba Azer, İbrahim’in bu sevdasından vazgeçeceğini düşünmüyor değildi. Herkes ondan susmasını veya buralardan sessizce gitmesini beklerken o; “Allah’ı bırakıp ta kullukta bulunduğunuz putları terk ediyorum. Ben Rabb’ime sığınıyorum. Umarım ki ben Rabb’ime yaptığım dua ile eli boşa çıkan ve zarara uğrayan bir kimse ol mam.” (Meryem, 48) diyerek, davasından dönmeyeceğini ilan ediyordu.
Saray Rahatsız
İbrahim (as)’in Harran krallığına tek başına meydan okuması, kısa zamanda şehir gündemine oturmuştu. Herkesin dilinde, Azer’in oğlu İbrahim’in korkusuzca saraya meydan okuması vardı. Bu gencin ya sarayda oturanın Nemrut olduğundan haberi yoktu ya da onun neler yapabileceğini düşünecek aklı yoktu. Nemrut, son bir kere Hz. İbrahim ile baş başa konuşarak onu dininden döndüreceğini düşünüyordu. O, kendinden o kadar emin di ki, bu görüşmeyi kendi güç ve kuvvetinin bir reklamı yapmak için bütün halkın saray meydanında toplanmasını emretmişti.
Toplantı beklenildiğinden çok daha kısa sürer ve İbrahim (as) Nemrut’un yüzüne karşı, Hak ve hakikati korkusuzca haykırır ve ona itaat etmeyeceğini söyler. Nemrut’un yüzü yakacağı ateşin rengi gibi, adeta kıpkırmızı kesilir. Halk sarayın önüne toplanmış, bu büyük mücadeleden kimin galip çıkacağını merak ediyordu. Nemrut bunları da göze alarak, bu zamana kadar aldığı mesafeyi heba edip, bu gencin dinine giriyorum diyecek hali yoktu. Ama, bu gencin de elini kolunu sallayarak saraydan çıkacak mecali yoktu. Hemen muhafızlara emir verilir ve İbrahim (as) zincire vurularak, zindana atılır.
Ateşle İmtihan
Nemrud, Hz. İbrahim’i cezasız bırakmayı düşünmüyordu. Kendi itibarını halkın gözünde yükseltmek için, akıllara dur gunluk verecek ve şeytanları bile mahcup edecek bir plan hazırlıyordu. Harran, bu zamana kadar görülmeyen bir olaya sahne oluyordu. Bütün halk, odun toplamak için seferber edilmiş, en çok odun getirene, kral tarafından mükâfat sözü verilmişti. Evet, plan korkunçtu ve daha önceleri hiç görülmemiş bu plan için, iki yüksek dağ arasındaki ova günlerce, aylarca taşınacak odun ve tomruklarla dolduruluyordu. Odunlar toplanır, alevleri gökleri yalayan büyük bir ateş yakılarak, mancınıklar hazırlanır.
Evet, İslâm tarihinde bu zamana kadar eşi benzeri görülme yen, çok farklı bir hicret yaşanıyordu Harran Ova’sında. Rivayete göre, Cebrail (as) Yüce Allah’a “Ya Rabbi, İbrahim’i ateşe atıyorlar. Ona yardım edip, onu ateşten kurtarmayacak mısın?” diye sorar. Yüce Allah (cc); “Ey Cebrail! Git bir sor bakalım kulum İbrahim benden yardım istiyor mu?” der. Cebrail bunun üzerine mancınığa konulmuş ateşe atılmayı bekleyen İbrahim Peygamberin yanına gider ve; “Ya İbrahim, Allah’tan yardım istemeyecek misin? Birazdan seni ateşe atacak ve canlı canlı yakacaklar” diye sorunca, “Ya Cebrail, Rabb’im beni görüyor, benim bu halimden haberi olduğuna iman ediyorum. Hasbunallahu Ve ni’mel Vekil, Ben onu vekil ettim. Benim ondan başka vekilim yoktur” diyerek, bu büyük davaya omuz verenlere, Halil makamına gidecek yolun sabır ve sadakatten geçtiğini bir kez daha gösteriyordu.
Halk, günlerce odun topladı ve rivayetlere göre odun dağının yüksekliği 27, eni ise 13 metreyi bulmuştu. Hz. İbrahim (as) ise, mancınığa yüklenmiş sakin ve tevekkül içinde Rabb’inin emrini bekliyordu. Onun gözünde ne ateş korkusu ne de Nemrud’un zalimliği vardı. Onun gözünde tek bir şey vardı o da Rabb’inin razılığı idi. Nihayet ateş harlanmış, alevleri gökleri yalamalaya başlamıştı. Meydanı dolduranlar, ateşin sıcaklığı karşısında geri çekilmiş, mancınıkların hazırlanmasını seyrediyordu.
Bu arada mancınığa bağlanmış, ateşe atılacak anı büyük bir teslimiyet içerisinde bekleyen, bir vefa kahramanı İbrahim (as) vardı. Teslim ve tevekkülle Rabb’inden geleni bekliyor, yüzünde en ufak bir tereddüt ve korku emaresi görünmüyordu. Evet, âdeta Harran’da saatler durmuş, dakikalar ilerlemez olmuştu. Mancınığın başında duran cellat, ateşin sıcaklığından kıpkırmızı kızarmış, Nemrud’un vereceği emre kilitlenmişti. Herkes bu zalimin vereceği emri bekleyedursun, gökler ötesin de de İbrahim’in bu vefası alkışlanıyor, âdeta melekler onu seyretmeye doyamıyordu.Hz. Cebrail başta olmak üzere melekler, “Ne olur Rabb’im, izin ver de İbrahim’e yardıma koşalım. Onu ateşten kurtaralım. Bu kavmin içinde ondan başka sana inanan ve kulluk eden kimse yoktur” diye yalvarmaya başlarlar. Yüce Allah, İbrahim için kendisine yalvaran meleklere: “Onun durumunu ben daha iyi bilirim. Eğer o sizden yardım isterse ona yardım edin. Eğer yalnız bana güvenip dayanır, benden yardım isterse ona benim yardımım kafidir.” karşılığını verir. Nemrud, ateşe atılma emrini verince cellatlar mancınığı germeye başlar. Tam o sırada büyük bir tevekküllle Rabb’ine sığınan İbrahim’in imdadına Cebrail yetişir: “Ey İbrahim, bir ihtiyacın var mı? Eğer bir ihtiyacın varsa söyle, Rabb’ine arzedeyim.” der. Hz. İbrahim: “Rabb’im beni şu anda görüyor. O, benim ihtiyacımı ben den daha iyi bilir. O bana kafidir ne iyi bir vekildir. Ben onu vekil ediyorum.” (Taberi Tarihi, 1/47) der.
Bu konuşmadan sonra, mancınığı tutan ipler kesilir ve İbra him (as) bir top mermisi gibi, ateşin merkezine doğru uçmaya başlar. Ve tam bu esnada Rabb’in yardımı ulaşır; “Ey ateş!... İb rahim’e karşı serin ol!” (Enbiya, 69) buyurulur. Ve ateş İbrahim (as)’i yakmaz. Yedi gün ateşin içinde kaldığı rivayet edilen İbrahim (as), daha sonra bu günleri; “Hayatımda geçirdiğim en güzel günler, ateşte geçirdiğim o yedi gündür.” diyecekti. Toplanan halk, günlerce bu ateşin sönmesini ve İbrahim’in yok olduğunu kendi gözleriyle görmek istiyorlardı. Herkes, 26 yaşında mazlum ve mağdur bir gencin, zulüm görmesini seyrediyor, haksızlıklara karşı sessiz kalmayı tercih ediyordu. Halk, artık herşeyin bittiği ve İbrahim’in ateşte cayır cayır yanarak can verdiği düşüncesiyle evlerine döner. İbrahim’in ateşe atılmasının üzerinden tam bir hafta geçmişti ki, halk tekrar ateşin başına dönüp, İbrahim’in durumunu öğrenmek istiyorlardı. Bunu merak edenler arasında Nemrud’da vardı. Nemrud, emin bir eda ile sönmeye yüz tutmuş ateşin etrafında dolaşırken, birden ateşin külleri arasında hiçbir şey olmamış gibi dolaşan İbrahim (as)’e gözü takılır ve gözlerine inanamaz. Şaşkınlık içinde halka dönerek: “Yahu bu, ateşe attığımız İbrahim değil mi?” diye sorar. Halkta şaşkındır. İbrahim'in gömleği bile üzerinde sapasağlam duruyordu. O gömlek ki, sırasıyla İshak (as)’a, ondan Mısır’a sultan olan Yusuf (as)’a ve görmeyen gözlerine sürme diyerek çektiği Yakup (as)’a kadar ulaşacaktı.
Evet, yıllardır saray ve servetin gücüyle ortalığı kasıp kavuran, kin ve nefretin güç ve kuvvetin esiri olan Nemrud; “Elinde asasıyla, kimseye bir tek yumruk bile sallamayan, ağzından bir tek kötü kelime bile çıkmayan Hz. İbrahim’e karşı rezil rüsvay oluyordu.” İbrahim Peygamberin ateşte yanmaması, Babil halkını şaşkına çevirmiş, Nemrud’un sarayını temellerinden sarsmıştı. Aslında bu olay, Hz. İbrahim’in peygamber olduğunun en büyük delili idi ama Babil halkı, bunun bir mucize olduğunu ve peygamberliğine bir delil olduğunu kabul etmeyecek; “Bu adam bir şeytan. Şeytan ateşten yaratıldığı için, ateş onu yakmadı. Kaçalım yanından, belki biz de tutuşur, yanarız.” diyerek, eski sapıklıklarına devam edeceklerdi. Ve böylelikle Babil halkı, ayağına kadar gelmiş bu büyük lütfu elinin tersiyle iterek tavrını saraydan yana koymuştu. Bu yaşananlardan sonra artık Babil’de irşad ve tebliğ adına yapılacak çok bir şey kalmamıştı. Hz. İbra him (as)’e de diğer peygamberler gibi hicret yolu görünüyordu.
(
Devamı yarın)
.
Yorumlar
Kalan Karakter: