İnsanlık Onu (SAV) Bekliyordu
Evet, Hz. İsmail (as)’in Mekke çöllerine attığı Muhammedi tohum artık meyvesini vermiş, kokusu Mekke’nin bütün sokaklarını sarmıştı. Allah Resulü (sav)’nün doğduğu Mekke, o günlerde en karanlık dönemini yaşıyordu. Çölün o dayanılmaz sıcağı ile birleşen zulüm, âdeta ortalığı kasıp kavuruyordu. İşte (asv)’in doğduğu yer, bu zulümle çalkalanan çölün en sapa yeriydi. Çünkü o, kupkuru çölleri cennetlere çevirmek için geliyordu. Ogünün Mekke’sinde zulüm ve işkence öyle bir hal almıştı ki, bir insan için dayanılacak gibi değildi.
Dünyanın şirazeden çıktığı bu dönemde yüce Allah, bu defada insanlığın en güzelini, en sevgilisini ve en cömerdini rahmet olarak yine bu kupkuru toprakları gül bahçelerine çevirmek için gönderiyordu. Allah Resulü (sav) peygamberliğini ilan ettiği günden itibaren, Mekke müşrikleri onu bir düşman ve bir tehdit olarak algılamış, akla hayale gelmeyen baskılarla onu sindirmeye çalışmışlardı. Ve bununla beraber artık Mekke’de gerçek manada iman ve küfür mücadelesi de başlamış oluyordu.Ona iman eden birkaç seçkin delikanlı ile başlayan bu iman hizmeti, günden güne artarak devam ediyordu.
Yine Gençler Sahnede
Evet, Hak din burada da tıpkı havariler de olduğu gibi bu gençlerin sağlam omuzlarında yükselecek ve gönüllere kök salacaktı. Çünkü onlar, sineleri güçlü, karakterleri sağlam, sadakat ve vefayı kendilerine rehber edinen civanmert lerdi. Onlar, Mekke fethinden sonra İslam toplumunun sağlam zeminini, omurgasını meydana getirecek öncülerdi. Çünkü onlar, Efendimiz’e iman edenlerin takibe alınıp işkencelere maruz bırakıldığı bir dönemde bile; “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah” diyerek, ellerini göğüslerine vurup peygamberlerine sahip çıkan kahramanlardı.
Yiğitlerin Harman Olduğu Yer: AKABE
Akabe’de söz veren bu bir avuç gönül eri, verdikleri sözün omuzlarına yüklediği ağırlığı çok iyi biliyorlardı. Çünkü verdikleri söz, Mekke’nin en zenginlerini, en güçlülerini ve en zalimlerini karşılarına almak demekti. Abdullah b. Revaha (ra) peygamberimize; ‘Gerek Rabb’in ve gerekse kendin adına bize dilediğin şartları koş’ dedi. Peygamberimiz, ‘Rabb’im adına sadece O’na kulluk etmenizi, hiçbir şeyi ona ortak koşmamanızı şart koşarım. Kendi adıma da kendinizi, ailenizi ve malınızı koruduğunuz gibi, beni de korumanızı şart koşarım.’ Buyurdu. Medineli Müslümanlar ‘Peki eğer bu şartları yerine getirirsek ne elde ederiz?’ diye sorarlar. Peygamberimiz, ‘Cenneti elde edersiniz’ buyurdu. Bu nun üzerine Mekkeli Müslümanlar, ‘Ne kadar kârlı bir alış-veriş bu, bu anlaşmayı ne kendimiz bozarız ve ne de senden bozulmasını isteriz,’’ dediler.
Bu dik duruş, Mekke’yi bir ateş topuna çevirmiş ve Habeşistan’a ilk hicret hareketini de başlatmış oldu. Yasir ailesinin hunharca şehit edilmesi bardağı taşıran son damla olur. Bu damla sudaki halkalar misali hicret dalgaları haline dönüşerek bir grup Müslümanı Hristiyan bir ülke olan Habeşistan’a hicret etmek zorunda bırakır. Habeşistan kralı o günlerde henüz İslam dini ile müşerref olmayan Ahseme adında bir kahramandı. Ama her şeye rağmen bu ülke, tek Allah’a inanan kalbi sıcak, gönlü geniş insanların yaşadığı huzurlu bir yerdi.
Ateş Mekke’yi Sardı
Müslümanlardan hicret edemeyip arkada kalanlar, insanlık onuruna yakışmayan işkencelere maruz bırakılıyordu. Müşrikler bu işkencelerle bir sonuç alamayacağını anlayınca, planlarını Efendimizin etrafındaki insanları dağıtmak üzerine kuruyorlardı. Bu plana göre, Müslümanlarla alaka kesilecek, onlardan bir şey alınmayacak, onlara bir şey satılmayacak ve hatta onlara su bile verilmeyecekti. Müşriklerin bu boykot planı bir sadakat ve bir vefa imtihanına dönüşürken, inananlar birbiriyle kenetleniyor, yıkılmaz bir duvar haline geliyordu. Bu defa Allah Resulü (sav) bu yiğitlerden bütün Mekke müşriklerini karşılarına alacak şekilde açıktan kendisine sahip çıkmalarını ister. Yapılan zulümler karşısında takati kalmayan bu bir avuç Müslüman, avazının çıktığı kadar; “Anamız babamız ve canımız sana kurban olsun ya Resulallah’’ diyerek, ona son nefeslerine kadar sahip çıka caklarını haykırırlar. Bu haykırış aynı zamanda, Mekke’yi ateşe veren ve bütün maddi gücü elinde toplayan müşriklere de âdeta bir meydan okumak anlamına geliyordu.
Yıl 622, yer Akabe. Yapılan bin bir türlü işkencelerle âdeta saflaşan ve saf altın haline gelen bir avuç insan burada yine sahnedeydi. Canlarından başka verecek hiçbir şeyleri kalmayan bu mübarek topluluk, kadınıyla erkeğiyle Akabe biatlarında yeminini tazeleyerek, âdeta canlarını da bir tepsi içinde Allah Resulüne sunmaya gelmişlerdi. Eller, dünyanın yaratılan en güzel, en naim, en cömert, en merhametli eli üzerinde birleşiyor, Allah’a dönüşün, Efendimize bağlanışın, sadakat ve vefanın, Allah için hicret etmenin sözü veriliyordu.
İlk Hicret Diyarı ve Necaşi
Peygamberliğin yedinci yılında Müslümanlara hicret izni ve rildiğinde Hz. Peygamber (sav)’e evet diyenler âdeta yedi düveli karşılarına alarak hicret ediyorlardı. Hiçbir kabile, hiçbir devlet, hiçbir kral onları himaye etmeye yanaşmıyordu. Bütün esbabın sükût ettiği böyle bir zamanda Mekke müşriklerine meydan okuyarak, Müslümanlara sahip çıkacak bir kahraman aranıyordu. İslam tarihinde sadakatin, vefanın timsali olacak ve onun açtığı kanaldan İslam medeniyetini bütün Hristiyan alemine ulaştıracak Habeş Necaşisi Ahseme’nin “Vallahi bütün dünyayı önüme serseniz, bunları kimseye teslim etmem” sesi duyuluyordu.
Neçaşi, Mekke’nin sahip çıkmadığı, iftiralarla, işkencelerle hayatlarını zehir ettiği bir dinin temsilcilerine bütün kapılarını sonuna kadar açarak, müthiş bir fedakarlık örneği sergiliyordu. Yüce Allah (cc) zor günlerde Müslümanlara gösterdiği bu civanmertliğinden dolayı, onu da ebedi bir hayat olan cennet ve ilk ensar olmakla şereflendiriyordu.
Medine’den Mekke’ye
Onlar, dünyalık adına neleri varsa hepsini ellerinin tersiyle iterek, Allah ve Resulüne talip olmuşlardı. Çünkü, maddi şeylerden fedakârlıkta bulunamayanlar, manevi kazanca malik olamazlardı. İşte bu yüzden Mekke’den gidişleri sessizdi ama, dönüşleri muhteşem olacaktı. Bütün bu olumsuzluklara rağmenAllah Re sulü (sav), kısa bir zaman içerisinde Medine’nin Evs ve Hazreç adında iki düşman kabilesini kardeş yaparak, dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bir kardeşlik destanı ortaya koyuyordu. Böylelikle yıllardır yok etmeye, ötekileştirmeye çalıştıkları Müslümanlar, bir kere daha bütün zorluklara, engellemelere, iş kencelere ve tehditlere rağmen çöle kendi boyasını ve gönüllere de kendi mayasını çalıyorlardı. Yıllar önce kovuldukları toprak lara ayaklarını vura vura dönüyor, kendilerine yapılan bütün eza ve cefaları unutarak, herkese gönül kapılarını ardına kadar açıyorlardı. Çünkü; “İnsan seviyorsa iki şeyi asla yapmaz. Aldatmaz ve ağlatmaz. Çünkü aldatmak insan onuruna; ağlatmak ise insan yüreğine yapılmış en çirkin saldırıdır.”
Evet, kainatın iftihar tablosu Hz. Muhammed (sav)’e ümmet olduğunu iddia eden bizler. Gelin tıpkı Akabe’de ona biat edenler gibi elimizi, dünyanın en güzel, en naim, en cömert ve en merha metli elinin üzerine koyuyormuş gibi; “Anam, babam sana feda olsun ya Resulallah’’ diyerek söz verelim Resülallah’a. Çünkü;
Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;
Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi.
Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet,
Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret. Amin Elfü Elfü Amiin..
SON
Yorumlar
Kalan Karakter: