Yeni Bir Dünyaya Doğru: Hz. İsa (as)
Oğlu İsa’yı da yanına alarak peygamber katillerinin bendinden uzaklaşarak Mısır’a hicret eden Hz. Meryem, burada 12 yıl yaşadıktan sonra, Kudüs’ün ‘Nasıra’ köyüne yerleşir. Hz. İsa’nın 30 yaşlarına kadar kaldığı rivayet edilen bu köyde kendisine peygamberlik verilir ve kaldığı beldenin adına münhasır İsa (as)’nın ümmeti ‘Nasrani’ olarak anılır. “Sonra onların izinden peygamberimizi peş peşe gönderdik. Aralarından Meryem oğlu İsa’yı da gönderdik, ona İncil’i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik...” (Hadid, 27)
Hz. İsa (as) kendisine peygamberlik verilince, vakit kaybetmeden kendi kavmine irşad ve tebliğ görevine başlar. Hz. İsa (as) çok zor bir görev üstlendiğinin farkındaydı. Peygamberlerini gözünü kırpmadan şehit eden bir kavme, Allah’ın elçisi olduğunu kabul ettirmeye çalışacaktı. Kavmi, peygamber olduğunu iddia eden Hz. İsa’dan ilk iş olarak bir mucize göstermesini, aksi halde kendisine inanmayacaklarını söyler. Hz. İsa (as) bu uslanmaz kavme; çamurdan bir kuş yapıp ona ruh üflemesi, anadan doğma körlerin gözlerini açması, şifası olmayan hastalıkları iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi; evlerinde yedikleri yemekleri, sakladıkları değerli eşyaları söylemesi gibi bir sürü mucize gösterir.
Bir Avuç Gönül Eri
Ama söz vermelerine rağmen yine iman etmeyecek onu yalanlayacaklardı. İşte bundan dolayıdır ki Hz. İsa’ya iman edenlerin sayısı ‘Havariler’ adında 12 kişiyi geçmeyecek, yüce Allah onları yeni bir dünya için üç asır mağarada uyutup, canilerden koruyacaktı. Hz. İsa (as)’ya iman eden bu insanlar öyle taşrada yaşayan, bilgisiz cahil insanlar değildi. Bunlar saray ehli, bilgili, yaşadıkları dönemi iyi tahlil eden ve sosyal hayat içinde tanınan ahlaklı, dürüst ve güvenilen insanlardı.
Bu sağlam karakterli Havariler, o günün fedaileriydi. Herkesin peygamberini yalanlayıp yalnız bıraktığı, iftiralarla dışlamaya çalıştığı bir zamanda, Hz. İsa’ya bedenlerini siper edenlerdendi. Korkmadılar, geri durmadılar Hakk’ı haykırmaktan. Asla geri dönmediler davalarından. Onlar bir davaya gönül veren ve o dava sahibinin hatırını her şeyin üstünde tutan yiğitlerdi. Yüce Allah (cc), “Bana ve peygamberime iman edin...” (Maide, 111) dediğinde, onları bir nevi muhatap almıştı. Havariler, bu büyük davanın hamallığına talip olunca; “...İman ettik, şahit ol Ya Rabb, sana yürekten teslimiyet içindeyiz” (Maide, 111) diyerek, sada katlerini bir kez daha ortaya koyuyorlardı.
Yahudiler Yine Yan Çizdi
Hz. İsa (as), kavminin bunca irşad ve tebliğine cevap vermemesine rağmen, kendisine iman eden havarileri çok iyi yetiştirmişti. Bir gün kendilerine; “Allah’a giden yolda bana yardımcı olacak kimlerdir? diye sordu. Havariler, Allah’ın yardımcıları biziz; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler müslümanız” (Ali İmran,52) demişlerdi. Hz. İsa (as) havarilerin verdiği bu cevaptan sonra çok mutlu olmuştu. Çünkü, etrafında Hak davaya sahip çıkabilecek ve gözü kapalı güvenebileceği bir avuç insan vardı. Onlar sadece bu işi İsa’ya verdikleri sözde bırakmamış: “Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve peygamber’e tabi olduk; artık bizi şahitlerle beraber yaz” (Ali İmran, 53) diyerek te yemin ettiler.
Bütün bu yaşananlara rağmen Hz. İsa (as) ve Havarileri, günlerini irşad ve tebliğ adına dolu dolu geçiriyorlardı. Girmedikleri ev gezmedikleri sokak bırakmıyorlardı. Defalarca tehdit edildi, defalarca taşlandı, defalarca kapılar yüzlerine kapatıldı ama, bu karşı duruşlar onları yolundan asla döndürememişti. Bunca mucizeye rağmen imana gelmeyen bu inatçı kavim, böyle irşad ve tebliğlerle imana gelirmiydi bilinmez ama, bilinen bir tek şey vardı ki, küfür ve iman mücadelesinin artarak devam edeceği idi.
Halk Temiz İnsanlardan Rahatsız
Havarilerinin bu gayretleri halkı ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamıştı. Zamanla bu rahatsızlık bir nefrete dönüşerek, onlara şiddet olarak geri dönecekti. Alınan karar Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya’ya uygulanan vahşiliğe denk bir karardı. Bu planlarını havarilerin içine sokacakları bir hainle uygulamaya koyacaklardı. Bu hain, âdeta bir navigasyon gibi, her gün havarilerin yerlerini tespit edip, katillere konum bil gisi atacaktı. Hz. İsa (as) yaşanan bu olaylar karşısında, tıpkı ataları diğer peygamberlerde olduğu gibi kavminin yola gelmeyeceğini anlamış, Rabb’ine yönelmişti. Yüce Allah, peygamberinin kalbini ferahlatması ve ona güven vermesi için: “Ey İsa, hiç şüphe etme ki ben, onların seni öldürmelerine izin vermeyeceğim. Senin ömrünü tamamlarım, seni kendime yükseltirim, seni küfredenlerin içinden tertemiz bir şekilde kurtarırım...” (Ali İmran, 55) buyurur.
Planları Başlarına Çevriliyor
Düğmeye basılmış, Hz. İsa (as) ve Havarileri için operasyonlar başlatılmıştı. İman etmiş süsü verilerek, yüklü miktarda para karşılığında aralarına sokulan münafık, başına geleceklerden habersiz bir şekilde rolünü oynamaya devam ediyordu. Plana göre Hz. İsa’nın sohbete başladığı bir zamanda, bu hain gizlice kapıyı açarak Yahudi çapulcularını, eli peygamber kanıyla kirlenmiş katilleri eve alacaktı. Herkes kendine göre bir plan yapmıştı ama, Allah’ın da bir planının olduğunu unutmuşlardı. Katiller eve dalınca yüce Allah, o esnada hainlik yapan zavallıyı Hz. İsa’nın şekline döndürdü. İçeri girenler, Hz. İsa diye bu haini yakalayıp götürürlerken her ne kadar; “Ben İsa değilim, ben size onun yerini haber veren filancıyım. Bakın işte verdiğiniz, paralar da cebimde” dese de, hiç kimseyi bu yalanına inandıramadı.
Çarmıha Gerilen Kimdi?
Rivayetlere göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesini görmek için 4 bin kadar Yahudi tıpkı İbrahim (as)’in ateşe atılışını seyretmek için toplanmıştı. Ama bu defa İsa diye çarmıha gerdikleri, kazdığı kuyuya düşen bir zavallıdan başkası değildi. Adam çarmıhı görünce feryatları göklere yükseliyordu. “Onlar tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarını başlarına çevirdi. Evet, Allah en iyi tuzak bozucudur.” (Ali İmran, 54) Evet, Hz. İsa (as) arkasında, insanlığın ihyası adına 12 kahramanı bırakarak, Hz. İdris (as)’den sonra göklere yükselen ikinci peygamber oluyordu. Mağara Muhacirleri (Ashabı Kehf )
Hz. İsa’nın göğe yükselmesinden sonra, ilahi kelâmın irşad ve tebliğ vazifesini bu 12 genç omuzlamıştı. Ne yazık ki, Hz. İsa (ra)’ya aman vermeyen zalimler, onları da rahat bırakmayacaktı. İslam tarihinde Allah’a yönelme, ona teslim olma; başka bir manada günahlardan sıyrılıp, yüce yaratıcıya yakınlaşma adına, mağara hayatının ayrı bir önemi vardır. Efendimiz (sav) hicret yolunda Nur dağındaki Hira mağarasını bir yükselme rampası olarak görmüş, güzergâh güvenliği olarakta yine bu mağarayı seçmişti.
Mağara Ehli 12 Genç
Aynı Hak ve hakikatin erleri olarak bir mağaraya sığı nan yedi genç olarakta bilinen “Ashab-ı Kehf” te bu mağaraların zirve yapmış erleridir. Kehf suresi, insanların Allah inancından uzaklaşmaya başladığı bir dönemde, bütün dünyalıkları bir kenara itip, mağaraya sığınan bir grup hicret erinin gerçek hikâyesini anlatır. Bazı ehli sünnet yazarlarının bu olayı bir kaçış olarak değerlendirmeleri ne rağmen; “Onların toplumdan ayrılmalarını ve bir mağaraya sığınmalarını bir kaçış olarak değerlendirmemiz mümkün değildir.” Eğer bunların gidişini, yani hicretlerini bir kaçış, bir firar olarak değerlendirmek icap etseydi evet; bu kaçış ancak dünya ve dünyalıkların o büyüleyici debdebesinden, rahat ve rehavetin o öldürücü atmosferinden yüce Allah’ın merhametine bir kaçış ve bir sığınma olarak değerlendirilebilirdi.
Onlar Hak ve Haklıdan Yana Gençlerdi
Mağaraya sığınma, haksız ve çaresiz olmanın da bir sembolü değildi. Aksine o, zengin olmanın, manevi olarak yükselmenin çile ve imtihanıdır. Evet, burada şunu da belirtmek gerekir ki, mağaraya sığınan bu gençler taşrada, yokluk içerisinde başkalarına muhtaç, aciz, zayıf insanlar değildi. Onlar, herkesin gıpta ile baktığı, bolluk ve bereketin kol gezdiği saray ehlinden gençlerdi. İsteselerdi, orada kalır hayatlarını sarayın gölgesinde sürdürebilirlerdi ama, onlar saraylara değil, Allah’a ve peygamberine talip olarak, Hakk’a ve haklının yanında olduklarını göstermek için hicret etmişlerdi. Onlar, Mısır saraylarında iftiraya uğrayan Yusuflar, Firavun’un sarayında yetişen Musalar, Dakyanus’un sarayını temellerinden sarsan havarilerdi. Müslüman oldukları kral tarafından anlaşılınca, akla hayale gelmeyecek şeylerle tehdit edilerek, sevdalarından vazgeçmeleri istenmişti. Bu yedi gence o günün şartlarında mal-mülk, makam-mansıp ve daha neler neler sunulmuş olmasına rağmen, onlar zoru, çileyi ve hicreti seçmişlerdi. Çünkü hicret, yeni bir dünyanın diriliş bestesini, yeni bir neslin döl yatağını oluşturacak ilahi bir plandı. Yüce Allah, bu insanları uzun yıllar bir mağarada uyutarak hem O’nun adını bayraklaştırmak hem de yeniden boyunduruğu yerden kaldıracak yeni bir cemaatin, yeni bir neslin de mayasını oluşturuyordu. İşte havariler de tıpkı ataları olan Hz. Adem Peygamber’den başlayıp, Hz. Muhammed (asv)'e uzanan hicret çizgisinde kendilerine düşeni yapıyor, yollarda takılıp kalmadan daha güzel, daha huzurlu ve daha mutlu bir dünya için hicret yo lunu seçiyorlardı.
Yorumlar
Kalan Karakter: