Hz. Şuayb Peygamber (as)
“ Medyen’e kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Size rabbinizden açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların mallarının değerini düşürmeyin, düzene sokulduktan sonra, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlardan iseniz bunlar sizin için hayırlıdır.” (A’raf, 85)
Hz. Şuayb (as) Medyen ve Eyke kavimlerine aynı anda gönderilen bir peygamberdir. Medyen, Hicaz bölgesi ile Suriye ticaret yolu üzerinde, Akabe körfezine yakın bir yerleşim merkezinin adıydı. “Bazen aynı anda ayrı ayrı kavimlere birden fazla peygamber gönderildiği zamanlar olmuştur. Hz. Şuayb (as) bu kaidenin ilk örneği dir. O, aynı anda Medyen ve Eyke halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Bunların biri kendi halkı olan Medyen, diğeri ise komşuları olan Eyke’dir.” (M. Dikmen Peygamberler Tarihi, 305) Medyen, aynı zamanda kervan yolları üzerinde bulunan ve değişik kavimlerin gelip geçtiği bir merkezdi. Bundan dolayı bu rada ticaret ve konaklama çok gelişmiş, bu sayede halkın büyük bir kesimi zenginleşmişti.
Kırk Haramiler
Asıl sermayeyi elinde tutan kesim, Medyen’in soylu ve güçlü kimseleriydi. Bunlar aynı zamanda devleti idare eden, adaleti ve merhameti halkına çok gören, diktatör zihniyetli zalimlerdi. Kendi içinde oluşturdukları mafyavari bir sistemle, kervanlara saldırıyor, yetiştirdikleri haramiler sayesinde çaltıkları malları arka kapıdan kendi havuzlarına indiriyorlardı. Haramla ve haramilikle beslenen bu kitle, güçsüzlerin elinde avucunda ne varsa zorla alıyor, kendilerine boyun eğmeyenleri ve direnenleri de akla hayale gelmeyen iftira ve zulümlerle sindirmeye çalışıyorlardı.
Ticaretin döndüğü pazar ve panayır yerlerinin tek hakimi olan bu zorbalar, halkın gözüne baka baka tartıda hile yapıyor, insanların hakkını çalıyorlardı. Bu kaba ve zorba insanlara yüce Allah (cc), güzel sözlü, tatlı dilli ve yumuşak huylu, adil bir peygamber olarak Hz. Şuayb (as)’ı gönderdi. Hz. Şuayb (as) müthiş bir hitabete sahipti. Halkı ezerek, onların sırtından kendilerine müreffeh bir hayat inşa eden Medyen’in eşkiyaları, ilk defa Hz. Şuayb gibi adil ve merhametli biriyle karşılaşıyorlardı. Çünkü, hiç kimse bu zalim ve gaddarlara bu zamana kadar bu şekilde diklenmeden dik duramamış ve onlarla mücadele edememişti.
Diklenmeden Dik Durmak
İşte bundan dolayıdır ki, ticaret merkezi olan Medyen’de halk, tamamen zalim ve mazlum olarak ikiye bölünmüştü. Ortada kalanlar da korkudan seslerini çıkaramayan ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşaşasın’ omurgasızlığına bürünen kemselerdi. Medyen idaresinin bütün güç ve kuvvetini de arkalarına alanlar, bir taraftan terazilere müdahele ederek insanların emeğini çalıyor, diğer taraftan da değişik entrikalarla halkın mallarını kötüleyerek, bu malları ucuz bir fiyattan halkın elinden topluyorlardı. Tam bir karaborsa ve stokçuluk sistemi ile mazlumlara göz açtırmıyorlardı.
Aslında bunu yapmalarının tek sebebi, halkı kendilerine muhtaç bir köle haline getirmek, el açıp kendilerine boyun eğdirmekti. Böylelikle halkı sevk ve idare etmek, bir kaç koyunu sevk ve idare etmekten daha kolay olacaktı. Medyen halkı Hz. Şuayb’ın adil ve merhametli birisi olduğunu biliyordu. Çünkü onların arasında bü yümüş, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda onun hakemliğine baş vuruyorlardı. Ama, ne zaman ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin ondan başka hiç bir tanrınız yoktur. Rabb’inizden size açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı dürüst yapın. İnsanların eşyasına karşı haksızlık ederek, mallarının değerini düşürüp, elle rinden almaya çalışmayın. Yeryüzünü, ıslah edildikten sonra fesada vermeyin. Eğer inanan kimseler iseniz bu dediklerim sizler için elbette daha hayırlıdır.” (A’raf, 85) İlahi kelamı onlara okundu, o dürüst ve sözüne güvenilen Şuayb, birden düşmanlaşıverdi.
Sanki, naim, merhametli ve sevgili Şuayb gitmiş, yerine hain, sihirbaz bir insan peyda olmuştu. İlk başlarda Şuayb (as)’a karşı aşırı bir tepki göstermeyen Medyen halkı, sonraları bu tutumlarından vazgeçerek; “Ey Şu ayb! Atalarımızın taptığı şeylerden, yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana dinin mi emrediyor? Oysa sen uyumlu ve akıllı birisiydin.” (Hud, 87) diyerek, karşı çıkmaya başlarlar. Zaman ilerledikçe Şuayb Peygamber irşat ve tebliğ faaliyetlerini artırıyor, halkı etrafında toplamaya ça lışıyordu. Ama, onun bu gayretleri menfaatlerine iğne sokulan Eyke halkının kin ve nefretini artırmaktan başka bir işe yaramı yordu.
Algı ve Sindirme Operasyonları
Medyen halkı, tpkı diğer peygamberlere yapılanlar gibi işe algı operasyonlarıyla başlıyorlardı. “Ey Şuayb! Sen ancak sihir yapılmış, büyülenmiş kişilerdensin ve sen peygamber değil, bizim gibi bir insansın. Biz elbette seni yalancılardan biri zannediyoruz.” (Şuara, 185-187) diyorlardı. Acaba ne olmuştu ki, çok sevdikleri ve her yönüyle takdir ettikleri birisini, şimdi büyücülükle, delilikle suçluyorlardı. Çünkü Şuayb (as) onları ahlaklı, dürüst, milletinin malına el uzatmayan bir düzene çağırıyordu. Eğer bunları kabul ederlerse, gayri meşru yollardan elde ettikleri kazanç, kurdukları çarpık düzen, kendilerine bağladıkları menfaat hortumları ellerinden çıkacak, cemiyet üzerinde kurdukları baskı azalıp, adeletin hüküm sürdüğü bir düzene kavuşacaklardı.
Ama onlar, Şuayb (as)’a uymak ve onun boyunduruğu altına girmektense, herşeyi göze alarak savaşmaya razı oluyorlardı. Halkın, Şuayb’ın etrafına toplanmasının önünü alamayan zalimler, bu defa evine giden bütün yolları kesiyor ve özellikle onun safına geçen insanlara karşı amansız bir korkutma ve sindirme operasyonu yapıyorlardı. Ya Şuayb’ı seçip hainlikle suçlanacaktın, ya da karşısında olup vatanperver olacaktın. Çünkü onlar; “Dininizi terkederek Şuayb’e uyarsanız, yemin olsun ki en büyük zarara uğrayanlardan olacaksınız” (A’raf, 90) diyerek, halkı tehdit ediyorlardı.
Medyen’den Çıkarma Baskısı
Dürüstlük, sevgi, merhamet, adalet birileri tarafından hep düşmanca kullanılırken; haksızın yanında olmak, mağdura sahip çıkmak, mazlumu tutup kaldırmak, hep bölücülük olarak lanse edilmişti. Medyenli zalimler, bir türlü bu gidişatın önünü alamayınca, Hz. Şuayb (as) ve ona tabi olanları yurtlarından çıkarmakla tehdit ederler. Çünkü, kurdukları düzenden, yapıştıkları dünyalıklardan, bağlandıkları yandaşlıklardan kopmak istemiyor lardı.Bir gün halktan bazıları Şuayb (as)’a gelerek: “Ey Şuayb! seni ve seninle beraber sana inananları kesinlikle şehrimizden çıkaracağız veya mutlaka dinimize döndüreceğiz!” Şuayb; “İste mesekde mi?” (A’raf, 88) dedi.
Güç ve kuvvetlerini zenginliklerinde görenler, mü’minler üzerindeki baskıyı gün geçtikçe daha da artırıyorlardı. Zamanla bu temiz ve dürüst insanların ellerinde, avuçlarında ne varsa hepsine el koyulmuş, çoluk çocuk açlığa mahkum edilmişti. Artık dayanacak güçleri kalmamıştı ama, hiç kimseden de ne bir yardım ne de bir ricada bulunmuyorlardı. Sadece Şuayb (as)’a, Rabb’ine yalvarması ve onları bu çile ve ızdıraptan kurtarması için yardım dilemesini istiyorlardı.
Mühlet Var, İmhal Yok
Bir taraftan Hz. Şuayb (as)’a ve ona iman eden mü’minlere eziyet edilirken, diğer taraftan da peygamber hakkında uydurdukları iftira ve yalanlarla algı yaratmaya devam ediyorlardı.Bu durum karşısında Hz. Şuayb (as) bir an bile olsa, irşat ve tebliğin den vaz geçmiyordu. Hakikate uyanan Medyen halkından bazıları, peygamberin evine gitmek için binbir türlü zorluklarla karşı karşıya kalıyordu. Çünkü, peygamber evine çıkan bütün yollar tutulmuş, gitmek isteyenlere her türlü ahlaksızlık, her türlü zorbalık yapılıyordu. Artık bu durum, insan takatininin kaldırama yacağı bir hale gelmişti. Şuyab (as);“Ey kavmim, evime gelen bütün yolları tutmuş, bana gelmek isteyen insanlara, misafirlere engel oluyorsunuz. Allah’a inanan, tartıda hile yapmayan, yalan söylemeyen ve asla halkına ihanet etmeyen kimselere iftira atıyor, onların hayatlarını cehenneme çeviriyorsunuz. Bütün malvarlığına, bahçelerine el koymakla, onları çaresizliğe terke diyorsunuz. Eğer içinizden bazıları bana gönderilene ve benim doğru yolda olduğuma inanıyorsa, Allah aramızda bir hüküm verinceye kadar sabredin ve bu insanları rahat bırakın.” dedi.
Ama onlar hâlâ sahip oldukları yandaşlara ve yaslandıkları devlet gücüne güveniyor, Hz. Şuayb (as)’ın dediklerini umursamıyorlardı. Bir de utanmadan; “Eğer Şuayb’a uyarsanız, o takdirde siz mutlaka hüsrana uğrarsınız.” (A’raf, 90) diyerek, güç gösterisi yapıyorlardı.Kısacası, bu topraklarda düşkünlere el uzatıp, muhtaçlara yardıma koşan; mal-mülk, bağ bahçe, villa saray derdi olmayan ahlaklı, iffetli ve dürüst insanları görmek istemiyorlardı. Artık, Şuayb (as) için sözün bittiği yerdi. “Ey kavmim! Elinizden geleni ardınıza koymayın. Ben, bana verilen vazifemi yapmaya devam edeceğim. Rüsvay edecek, azabın kime geleceğini, kimin yalancı ve kimin doğruluk üzere olduğunu çok yakında göreceksiniz. Artık geleceğini haber verdiğim azabı gözleyin. Zaten bende sizinle beraber gözlemekteyim.” (Hud, 93) diyerek, onlara ‘hodri meydan’ diyordu.
Kendilerini her şeyin üstünde gören ve elindeki imkanlara güvenen kavmi de; “Ey Şuayb! Seni kim büyüledi böyle? Sözlerin baştan sona yalan. Sen kim, peygamberlik kim? Eğer sözünde doğru isen gökyüzünden başımızın üstüne bir parça düşür de, bizi helâk et bakalım.” (Şuara, 186-187) diyerek, aynı sertlikte peygambere karşılık veriyorlardı. Evet, aynen dedikleri gibi olacaktı, fakat bir farkla. Gökyüzünden bir parça düşmeyecek, âdeta gökyüzü yeryüzüyle yer değiştirecekti. Karanlık bir Medyen gecesinde, müthiş bir gürültünün ardın dan yer sarsılmaya, büyük büyük binalar ve yaptıkları ihtişamlı saraylar yerin dibine doğru batmaya başlar. Bu büyük sarsıntının ardından da ortalığı müthiş bir sıcaklık kaplar.
Kavrucu Bir Azap
Bu öyle bir sıcaklıktı ki, halk âdeta nefes almada zorlanıyor, sıcaktan sıyrılan derileri onları korkunç birer canavar haline getiriyordu. Su, su diye etrafa çeşmelere, bulaklara saldıryorlardı ama hararetlerini dindirecek, bir damla su bulamıyorlardı. Çünkü, bütün sularda tıpkı onların ciğerleri gibi fokur fokur kaynıyordu.” (M. Vehbi, X,3949) Bir haftanın ardından, ortalık biraz durulunca, gökyüzünde yağmur bulutuna benzer siyah bir bulut gözükür. Bu kadar ikazlara, bu kadar uyarılara rağmen Medyen’in zalimleri hâlâ akıllanmışa benzemiyor, yine de putlarının etrafını sararak serinlemek için, kendilerine yağmur göndermesi için dua dua yalvarıyorlar dı.
Bütün Medyenliler kendisini o bulutun gölgesine vermek ve serinletici yağmur damlalarından istifade etmek için, tıpkı ateşe uçuşan kelebekler misali, birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlardı. Fakat bu sevinçleri de fazla sürmeyecek, yüce Allah (cc), o siyah bulutlardan üzerlerine kavurucu yıldırımlar indirmeye başlayacaktı. Bu yıldırımların isabet ettiği her beden, elektrik voltajının yaktığı insanlar gibi simsiyah kavrulmuş bir heykel haline geleceklerdi. “Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve onunla beraber iman edenleri, tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; haksızlık edenleri de korkunç bir gürültü ile yakaladık. Zulümleriyle yaşadıkları topraklar üstüne, onlara diz çöktürdük. Sanki orada hiç oturmamışlardı! İşte böyle, Semud’un yıkıldığı gibi, Medyen’de yıkılıp gitti.” (Hud, 94-95)
Evet, Hz. Şuayb (as) ve ona inanan bir avuç insan bu felaketten kurtulmuş, iman edenlerle beraber kendilerine yeni bir dünya kurmuşlardı. Yüce Allah (cc), kendine güvenen ve peygamberine sahip çıkan o gününün kahramanlarını dünya nimetleriyle mükafatlandırarak, onlara mutlu ve huzurlu bir hayat ihsan etmişti.
Yorumlar
Kalan Karakter: