Hz. Yusuf Peygamber (as) Son bölüm
Yanmayan Gömlekle Gelen Müjde
Hz. Yakub (as)’un gözlerinin görmemesi, oğlu Yusuf’u da rinden üzmüştü. Buna sebep olan kardeşleri şimdilerde saray sofralarında ikram ve izzet görüyorlardı. O, babasının durumunu öğrenince, tıpkı onun ateşine benzer bir ateş yandı yüreğinde. Hem baba, hem de evlat ateşini ‘Berd-ü Selam’ a döndürecek bir iksire ihtiyaç vardı. Hz. Yusuf (as), kardeşlerini yine deve dolusu erzaklarla Filistin’e yolcu ederken, kervanbaşı olarakta Bünyamin’i seçmişti. Bu dönüş muhteşem bir dönüştü. Yüreklerde yakılan korkunç ateşleri söndürecek, hasret ateşinin kör ettiği gözlere tekrar hayat ikisiri sunacak bir dönüştü.Bu yürüyüş, ateşten korkmayan İbrahimileri yakmaktan koruyan gömlekle, gönüllerdeki ateşi söndürmeye gidenlerin yürüyüşüydü.
Evet, Hz. Yusuf’un gönderdiği gömlek, ataları İbrahim’in ateşe atıldığında üzerinde olan gömlek olduğu rivayet edilir. Atası Hz. İbrahim (as)’in olduğu gibi, Yusuf’un kokusu da sinmişti yanmayan bu gömleğe, “Bu gömleği götürüp babamın gözlerine sürün. O zaman gözleri görmeye başlayacaktır. Sonra da bütün ailemizi, annemi babamı da alarak buraya gelin. Mısır’da hep beraber bolluk içinde yaşarız.” (Yusuf, 93) diyerek, üzerinden çıkardığı gömleği kardeşi Yahuda’ya teslim etmişti. Çünkü, Hz. Yusuf’u kuyuya attıklarında gömleğini kana bulayıp, Yakub’un gönül ateşini yakan o idi. Ve şimdi de yaktığı bu amansız ateşi söndürme görevi de yine ona veriliyordu.
Gömlek, Mısır’dan yola çıkar çıkmaz, kokusu Filistin’e Hz. Yakub’a ulaşınca; “Mısır’dan sana doğru gelen Yusuf’un gömleğinin kokusunu o kadar uzaktan duydun da. Yusuf’u kardeşleri yanı başındaki kuyuya attıklarında, niçin onu kuyuda göremedin ve o kadar yakından kokusunu duymadın?” sorusuna, “Bizim halimiz şimşeklere benzer. Bazen yüksekten her tarafı görür gibi oluruz, bazen de ayağımızın üstünü göremeyiz.” (Sâdi-i Şirâzî, Gülistan) cevabını vermişti.
Vüslat Kervanı Gözüktü
Bitkin bir şekilde yatağına uzanan ve ayağa kalkacak takati bile olmayan Hz. Yakub (as), bir anda iyileşir gibi ayağa kalktı. Hanımı “nedir bu halin Ey Yakub?” deyince, “Ben Yusuf’umun kokusunu duyuyorum. İnşallah ona kavuşacağım. Sakın benim bunadığımı zannetmeyin. Kısa bir zaman sonra, benim doğru söyledğime şahit olacaksınız.” (Yusuf, 94) diyordu. Kısa bir müddet sonra, bir toz bulutu görüldü uzaklardan. Bu gelen, başını Bünyamin’in çektiği vuslat kervanıydı. Delik deşik olmuş gönlü, katarakt inmiş gözleriyle o bu gelenleri göremese de, Yusuf’unun kokusunu alabiliyor du. Çünkü evlat kokusu hiç bir gülün kokusuna benzemez ve hiç bir çiçek o kadar güzel kokamazdı.
Nihayet kervan evin önünde durdu ve semanın kuraklığına inat, gözlerden yağmur gibi gözyaşları boşalmaya başlamıştı. Bu hıçkırıklar büyük bir vuslatın ilk per desini oluştururken, Yakub (as); “Ben Yusuf ve Bünyamin’in kokusunu alıyorum” diyerek, kendisini evin dışına vurur. Yüreği yanan baba ve oğul, birbirlerine doyasıya sarılır ve Bünyamin babasının ellerini, gözlerini doya doya öpmeye başlar. Evin bahçesinde bir bayram havası yaşanıyor, akan damlalar kalplerdeki bütün kötü duyguları kökünden kazıyordu.
Yehuda, bu havanın hemencecik bitmesini istemiyor ve bir zamanlar kanlı bir gömlekle yaktığı yürek ateşini, ateşlerin yakamadığı o gömlekle söndürmek istiyordu. Yehuda, elindeki gömleği vakit kaybetmeden babasına koklattı ve sonra kendi elleriyle onun gözlerine sürdü. Babaları artık görüyor ve hasret yaşlarıyla kuruyan göz pınarları, bugün mutluluk gözyaşları ile tekrar yeşeriyordu.
Şimdi sıra büyük hediyeyi takdim etmeye gelmişti. Yuhada, gözlerine sürmüş olduğu o gömleği babasına uzatarak; “Bu da senin hediyen. Bu gömlek Mısır Aziz’i tarafından size hediye olarak gönderildi.” dedi. Hz.Yakub, gömleği eline alır almaz; “Ama bu gömlekte Yusuf’un kokusu var” dedi. Yehuda, yıllar önce Yusuf’un kanlı gömleğini gösterip, onu kurt yedi deyip, yakmış olduğu büyük ateşi şimdi yine başka bir göm lekle söndürüyordu. Yehuda, şimdi karanlık bir dünyayı aydınlatmak için âdeta bir elektrik düğmesine basacak ve Yakub ailesinin gecesini gündüze çevirecekti.
Yusuf’un Müjdesi
“Ey babacığım kardeşimiz Yusuf’u bulduk. Onu kuyuya attığımız ve sana da bunca acıyı çektirdiğimiz için bizi affedebilecek misin?” dedi. Bu müjde karşısında âdeta zaman durmuş, etraftaki bütün varlıklar lâl kesilmiş Hz. Yakub (as)’un sevincini izliyordu. Bir anda kanı dondu ve duyguları diline hükmedemez oldu. Bir zamanlar ciğerini söküp, yerini ateşle dolduran oğlunun, yıllar sonra bu ateşi söndürdüğüne şahit oluyordu. Demek ki, Yusuf’u yaşıyordu, hem de Mısır’a sultan olarak.
Evet, Mısır’a sultan olmanın yolu iftiralardan, komplolardan, suikastlerden, kuyulardan ve zindanlardan geçiyordu. Hz. Yakub (as), helalleşmek isteyen oğullarına, önce Hz. Yusuf’u işaret ederek, ondan helâllik almalarını söyler. Evet, kendi hakkını helâl etmesini, Yusuf’unun razılığına bağlar... “Çünkü mazlumun affı Allah’ın mağfiretinin ilk şartıdır.” (E.H. Yazır, IV/2923)
Yakub Ailesi Yeni Bir Dünyaya Doğru
Mısır Aziz’inden gelen davet üzerine Hz. Yakub (as)’un evin de hummalı bir sefer hazırlığı başlamıştı. Bu öyle bir seferdi ki, doğup büyüdükleri, çile ve ızdırabıyla yoğruldukları bu toprak lara bir daha dönmemek üzere veda ediyorlardı. Bu gidiş; çektikleri sıkıntıları, evlat acılarını, yalan kurgularla oynanan iğrenç oyunları bu topraklara gömerek gidiyorlardı. Bu gidiş; kin ve nefretin, haset ve düşmanlığın köklerine ifrit suyunu dökerek gidiyorlardı. Bu gidiş; af ve merhameti, sevgi ve sehaveti, aşkı ve iffeti gönüllere hakim kılmak ve onu tahtına oturtmak için gidiyorlardı.
Evet, Hz. Yusuf’un af ve merhameti Yakuboğullarının hayatını değiştiriyor, kin ve nefretle kirlenen yüreklere ‘Yeni bir Dünya’ hediye ediyordu. Başa gelen bela ve musibetler karşısında müslümana yakışır bir tavır ortaya koyması bakımından, İmam Gazali hazretlerinin ihyasında geçen bir rivayeti burada zikretmekte yarar görüyo rum. Rivayete göre Yüce Allah (cc), Hz.Yakub (as)’a; “Oğlunu senden niçin ayırdığımı biliyor musun?” diye sorar. Yakub (as); “Bilmiyorum Ey Rabb’im,” deyince, Yüce Allah (cc); “Sen oğullarına: “Korkarım siz başka şeyle meşgul olurken, kurt onu yer” (Yusuf,13) dedin. Onların gafletlerini düşündün de, benim Yusuf’u koruyacağımı düşünmedin. İşte bunu unutman sebebiyle, oğlun Yusuf’u senden ayırdım” dedi. Sonra Allah (cc) Hz.Yakub’a tekrar sorar;“Yusuf’u sana niçin geri verdim, biliyor musun?” Hz. Yakub (as); “Bilmiyorum Ey Rabb’im,” deyince, Yüce Allah (cc):“Çünkü Yusuf’u ve diğer oğlunu kaybedince, sen bütün ümidini bana bağladın ve; “Allah’ın onların hepsini birden bana geri vermesi, yakın bir ümittir. (Yusuf ,83) Ve yine; “Oğullarım gidin! Yusuf’la kardeşinizden bir haber arayın. Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” (Yusuf, 87) diyerek, bütün ümidini bana bağladın. Bunun için onları sana geri verdim,” dedi. (İhyâü Ulûmi’d-Dîn, IV,97-98)
Hz. Yakub’un uzun yıllar Yusuf hasreti ile kavrulurken, bunu insanlara şikayet etmemesi, derdini sadece Rabb’ine açıp, O’ndan yardım istemesi insani ve İslami açıdan mükemmel bir davranıştı. Bela ve musibet zamanını kısaltan, acıları dindiren, işte bu ahlaki davranışı olmuştu. Çünkü Yüce Allah (cc); “Andolsun ki, Yusuf ve kardeşlerinde, almak isteyenler için ibretler vardır.” (Yusuf, 7) buyuruyordu. İşte bu açıdan kıssalar, gelecek ümmetlere dersler ve ibretlerle doludur. Yaşanan bu olaylarda kin ve nefretin, güç ve kuvvetin sayıca çokluğun, hiç bir zaman üstünlük teşkil etmediği açıkça görülmektedir. Burada asıl önemli bir mesele daha vardır ki, insanoğlu bu dünyanın bir ücret ve bir mükafat yeri olmadığını bilmesidir.Annesinin attığı bir sille ile canı yanan yavrunun, tekrar anneye mi, yoksa başkalarına mı sarılacağı, bu işin düğümünü çözen ve olaylara rengini veren en güzel örnektir.
Saray Kapısında Büyük Tören
Hz. Yusuf (as) bir hiç uğruna, yıllardır ayrı kaldığı babasını büyük bir tören ordusuyla bekliyordu. Kardeşleri, yaptıkları bunca kötülükten sonra, ölümlerden ölüm beğeneceklerken, saray tarafından resmi bir törenle karşılanıyorlardı. Mısır kraliyet sarayı, âdeta ikinci bir Havva ile Adem buluşmasına sahne oluyordu. Beklenen kutlu misafir ve onu taşıyan kervan karşıdan görünün ce Yusuf’un göz pınarları da çağlamaya başlamıştı. Nasıl çağlamasın ki. Yıllardır ağlamaktan kuruyan hasret pınarları, bugün tekrar çağlayarak bu coğrafyaya asla bir daha kuraklık yaşatma yacak Nil Nehri’ni oluşturacaktı.
İşte bundan dolayıdır ki, Nil Nehri’nin her damlasında, Hz. Yakub ve Hz. Yusuf’un ayrılık ve vuslatının gözyaşları vardır. Hz. Yusuf, Mısır Aziz’i olarak değil, peygamber ahlakı ve o terbiye ile büyüyen bir insan olarak babasını karşılayacaktı. Der ken iki yaşlı göz, iki yaslı yürek, karşı karşıya gelir “Selam sana hüzünleri gideren” diyerek, ilk selamı baba oğluna veriyordu. Bu selam aynı zamanda iki çağlayanın birbiriyle buluşması demekti.
Kin ve nefretin, kıskançlık ve hasetin yerle bir ettiği gönül bahçelerinde, şimdilerde sevgi ve sadakat rüzgarları esiyordu. Zalimler asla unutmamalıdırlar ki, mağfiret Allah’ın elindedir amma, mazlum ve mağdurun affı, Allah’ın mağfiretinin de ilk şartıdır. “Rabb’im beni zindandan kurtartıktan sonra Mısır’a Vezir yaptı. Şeytan desiseleriyle kardeşlerimle benim aramı ayırarak, bunca yıl ayrı kalmamıza sebep olmuştu. Fakat yüce Allah, tekrar bizi bir araya getirdi. Nefreti sevgiye çevirdi...” (Yusuf, 100)
Bu Yolun Adabı: Çile ve Izdırap
Evet, çile ve ızdıraplarla dolu bir hayattan sonra, Hz. Yakub (as) çok sevdiği oğullarına kavuşmuş, beraberce uzun yıllar Mısır’da mutlu bir hayat yaşamışlardı. Burada geçen 24 yıllık mesut bir hayattan sonra, ona da sefer emri gelir ve Rabb’ine kavuşur. Vasiyeti üzerine Şam yakınlarında babası İshak (as)’ın yanına defnedilir. Yusuf (as) uzun yıllar Mısır sarayında görev yaparak, zamanının büyük bir bölümünü Rabb’ini anlatarak geçirir. O da babasının ardından; “Ey Rabbim! Bana iktidar verdin ve bana rü yaların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dün yada da âhirette de beni yönetip, himaye eden sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!” (Yusuf, 101) diyerek Rabb’ine kavuşur. Yıllardır hizmet ettiği ve Rabb’ini an lattığı Mısır halkı, onu bağrına basmış, kendileri için bolluk ve onu bereketin kaynağı olarak gördükleri Nil Nehri’nin yatağına defnederler. Böylece Nil’in suyundan faydalanan herkese Hz. Yusuf’a şeref bahşetmiş olacaktı. (bk M. Dikmen, Peygamber lerTarihi, s,297)
Ey dünya hayatında her şeyini güç ve kuvvetin ermine veren nadanlar! Güç ve kuvvetin tek hakimi olan Rabb’inizi ne çabuk unuttunuz? Saraylar, askerler, dünyalık servetler, size ancak cennetten ve onun ehlinden koruyabilir. Yusuf’un kardeşlerinin kin ve hasetini zulmünüze dayanak yaparak, insanlara kötü davranmayın. Siz istemiyorsunuz diye, sizin meşrebinizden, sizin tarikatınızdan, sizin partinizden olmayanları karanlık nefret kuyunuza mahküm etmeyin. Yakub misali ağlatmayın babaları, yıkma yın yuvaları, öksüz ve yetim bırakmayın yavruları.
Yorumlar
Kalan Karakter: