Hz. Musa Peygamber (as)
Kızıl Denizde Açılan Yollar
Yüce Allah (cc), mutlu ve umutlu günlerinde onu anıp, onunla irtibatını koparmayan kullarını zor zamanlarında asla darda bı rakmaz. “Öyleyse siz beni zikredin ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (Bakara,152) İşte tam da böyle bir zamanda hem de yüce Allah’ın emriyle çıkılan bir yolda, hiç kimseyi ortada bırakmayacak, onlara bir fereç kapısı açarak, peygamberini sahili selamete çıkaracaktı. O, herkesin yan çizmek için sıraya geçtiği böyle zor bir zamanda kavmine döner; “Hayır! Eminim ki, Rabb’im benimledir, bana bir çıkış yolu gös terecektir.” (Şuara, 62) diyerek, onları teskin etmeye çalışır. Firavun ve askerleri Hz. Musa’yı bir kapana kıstırmışlığın rahatlığı içerisinde sallana sallana yaklaşıyorlardı. İsrailoğullarından bazıları ağlamaya, korkudan titremeye devam ederken, duruşunda hiç bir değişiklik olmayanlar, gerçek manada iman etmenin gururunu yaşıyorlardı. Çünkü, peygamberin dediği gibi yüce Allah onları yarı yolda bırakmayacaktı.“Allah şöyle dedi: Ey Musa! Seni, sana vahyettiğim şeylerle ve seninle konuşmamla insanlar arasında üstün kıldım...” (Araf, 144)
Onlar, karşılarında Allah’ın kendisiyle konuştuğu “Kelimullah” bir peygamberler olduğunu unutup, Firavun’un korkusuyla tir tir titriyorlardı. Kavminin büyük bir telaş içinde olduğunu gören Musa (as); “Hayır, Rabb’im benimle beraberdir. Mutlaka bana bir çıkar yol gösterecektir” (Şuara, 62) diyerek, onları teselli etmeye devam ediyordu. Firavun ve askerleri Musa’nın kavmini yakalayacakları bir anda, Rabb’i ona bir çıkar yol olarak, Kızıl Deniz’i gös teriyordu. Yüce Allah peygamberine; “Asan ile denize vur! diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı, her dalga bir dağ gibi oldu” (Şuara, 63) Yüce Mevlâ, ona inananlar için olmazları olduruyor, peygamberini zalimin eline bırakmamak için, Kızıl denizi karşı dan karşıya 12 şeritli bir otobana dönüştürüyordu.
En Güçlü Benim derken…
Evet, yüce Allah olmazları olduruyor, koca denizi rahat geçmeleri için on iki ayrı yola ayırıyordu. Denizin bu şekilde açıldığını gören Firavun ordusu Musa’nın arkasına takılmış, onlarda bu geniş yol dan ilerlemeye başlamıştı. Manzara müthişti ama, başlarına gelecek bela bu manzaradan daha da müthiş olacaktı. Tam Musa’ya yetiştim derken, yolun sonuna geldiklerinin farkına bile varamamışlardı. Bu nunla da Firavun’a verilen mühlet sona ermiş, tam Musa’ya yetiştim derken, Kızıl Deniz birden eski haline dönüvermişti. Kim düşünebilirdi ki, Mısır’ı zulmüyle titreten, taş üstüne taş bırakmayan bir zalimi Allah perçeminden tutup, Kızıl Deniz sahillerine kadar sürükleyerek, bir kaşık suda boğacağını. Hem de kendini en güçlü ve kuvvetli; karşısındakileri de çaresiz ve kimsesiz zannettiği bir zamanda. Bununla da Yüce Allah, kullarına verdiği sözü yerine getirmiş, onları Firavun’un zulmünden kurtarmıştı.Sadakat ve samimiyet sırası şimdi İsrailoğullarına gelmiş, onlar için imtihan silsilesi silbaştan tekrar başlamış oldu. Çünkü, yaptıklarına pişman olup her defasında tevbe eden bu kavim, münafıkça çark etmeyi karakter haline getirmişlerdi.
Sadakat, Test Edilmekten Geçer
Yüce Allah (cc), İsrailoğullarını yıllardır süren Firavun’un zulmünden kurtarmış, en büyük düşmanlarını gözlerinin önünde Kızıl Deniz’e gömmüştü. Artık onlar için korkulu ve zulüm dolu günler deniz aşırı sahillerde kalmıştı. Ama bütün bu yaşananlar, tekrar teste tabi tutulmayacakları manasına gelmiyordu. Çünkü sadakat; bela ve musibetlerle imtihan olmayı gerektiriyordu. “İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, ‘İman ettik’ demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar? And olsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.” (Ankebut, 2,3) Hz. Musa (as) kavminin rehavete kapılmaması adına, mukaddes topraklara ulaşmaları gerektiğini bir kez daha hatırlatıyordu. Acaba şimdi kendilerine verilen bunca nimetlere karşı şükür yolunu mu tutacak, yoksa rehavete kapılıp verilenlere karşı nankörlük mü yapacaklardı? Hz. Musa, hızlıca kavmininin toplanma sını ve yola revan olmasını istiyordu. Çünkü, fazlaca istirahat, rehavetin habercisiydi. Eşyalar toplandı ve bütün kafile “Arz-ı mukaddes’e”, Filistin’e doğru yola koyuldu.
Yollar Filistin’e Doğru
Hz. Musa (as) kavmini çok iyi tanıdığı için, başlarına gelecek bela ve musibetler karşısında zorluk çıkarabileceklerini düşünüyor ve onları kontrol altında tutabilme adına her sülalenin başına bir sorumlu tayin ediyor; “Ey kavmim! Allah’ın sizin için vatan olarak yazdığı kutsal topraklara girin, sakın geri dönmeyin, sonra kaybedenler siz olursunuz” (Maide, 21) diyerek, onlarla âdeta bir anlaşma metni imzalıyordu. Yol boyunca bu işin dedikleri kadar kolay olmayacağını bahane edip, ortamı bozmaya ve diğer arka daşlarının da duygularıyla oynamaya çalışanlar da yok değildi. Çünkü insanoğlu rahat ve rehavetin zebunu bir varlık olduğundan zor ve meşakkatli her şeye mesafeli yaklaşıyor, zoru görünce de paslanmış civata misali gıcır gıcır ses çıkarmaya başlıyordu.
O günlerde başkalarının esareti altında bulunan Kudüs, adeta dört gözle Musa’nın ordularını bekliyordu. Ama bu hasretin bitmesi yorulmadan, terlemeden, meşakkat çekmeden ve savaş madan mümkün olmayacaktı. İşte Hz. Musa (as)’yı da düşündüren buydu. İsrailoğulları zora gelemeyen rahat ve rehaveti seven bir toplum olarak, savaşmaya bir türlü yanaşmıyorlardı. Bunlar zoru gördükleri andan itibaren, izzetle savaşmayı, zilletle Firavun’a teslim olmaya tercih edecek korkaklardı. Böyle sufli duygulara kapılmış bir kavimle büyük idealleri gerçekleş tirmeye azmetmiş Hz. Musa (as)’nın işi oldukça zordu. Çünkü, şimarık bir çocuk gibi canlarının her istediğini elde etmek için sürekli Hz. Musa’yı rahatsız ediyor ve her istediklerini de elde ediyorlardı.
Allah’ın onları zalim Firavun’un zulmünden kurtarmasına karşılık olarak, onlar da kutsal toprakları geri alma sözü vermişlerdi. Bu teklif, dünyaya göbeklerinden bağlı olan İsrailoğullarına daha şimdiden ağır gelmeye başlamıştı. Dilleri konuşmasa da, yüz ifadeleri her şeyi anlatmaya yetiyordu. Allah yolunda öldürülenlere cennet vadedildiğini, sonsuz nimetler içerisinde altlarından ırmaklar akan evlerde yaşayacaklarını sıraladıysa da, onların o korkulu bakışlarını giderip, yüzlerine tebessüm getiremedi. Onlar, kendilerini Firavun’un zulmün den kurtararak, insanca yaşamanın yollarını gösteren peygamberlerine;“Ya Musa! Orada cebbar ve zalim bir kavim vardır. Onların güç ve kuvvetleri bizden çok üstündür. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya giremeyiz.” (Maide, 22) diyerek, kelime oyunlarıyla savaşmak istemediklerini açıkça itiraf ediyorlardı.
Sen Rabbinle Savaş Biz Burada Oturacağız
Ama bunun başka bir yolu yoktu. Mukaddes topraklara sahip olmak için savaşmak gerekiyordu. Hz. Musa hem onların kor kusunu yenmek hem de onlara moral vermek için, her sülaleden bir temsilci seçip Eriha şehrine gönderir. Çünkü savaş stratejisi olarak önce bu şehirdeki önemli noktaların planlarını çıkarmak istiyordu. Eriha şehrine gidenler, alınan kararları ve dikkat edilecek hususları göz ardı etmeleri sonucu, askerler tarafından yakalanarak hükümdarlarının önüne çıkarılırlar. Hükümdar onlara esir muamelesi yapmaz ve siyasi bir deha ile kendi ordusunun reklamını yapar. Korkularını bastırmak, morallerini yükseltmek için geldikleri Eriha’dan, korkmakta haklı oldukları duygusunu pekiştirerek geri dönerler. Artık bu temsilciler Eriha hükümdarı için yürüyen bir reklam tabelasından farksızdı. Aslında Hz. Musa (as) bu olacaklara karşı tedbirini önceden almış, gurubun başında görevlendirdiği adamlarına oralarda başlarına gelebilecek olumsuz olaylardan kendisinden başka hiç kimseye bahsetmemele rini söylemişti.
Buna rağmen, İsrailoğulları ikna olmadı ve cesaretleri kırıldı. Allah’tan istedikleri Mesih başlarında olmasına rağmen, bir türlü eski alışkanlıklarından vaz geçememişlerdi. “Musa! Onlar orada bulundukları sürece, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabb’in gidin orada savaşın; biz burada oturacağız.” (Maide, 24) diyerek, Rabb’e karşı saygısızlık yapıyorlardı. Sonunda ağızlarından baklayı çıkarmış, Musa’nın emrine itaat etmeyeceklerini açıkça ifade etmişlerdi. Her sıkıştığında ellerini açıp, ağlaya ağlaya Allah’a yalvaracaksın, bir kurtarıcı, bir fereç isteyeceksin; sonra da rahata erdiğinde, Rabb’ine ve peygambe rine edepsizce baş kaldıracaksın. Evet, bu kaypak millet, ufacık bir zorluk karşısında her şeyi unutup, tekrar fabrika ayarlarına geri dönüyordu. Ama, bu defa Hz. Musa onlara yalvarmayacak, gönüllerini almaya çalışmayacaktı. Bu nankör kavmi Allah’a şi kayet ederek; “Rabbim! Ben kendimden ve kardeşim Harun ve Yuşa’dan başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavim arasında sen hükmünü ver” (Maide, 25) diyerek, yardım isteyecekti.
Bu dua üzerine yüce Allah (cc), İsrailoğullarını kırk yıl, mukaddes topraklardan mahrum bırakarak, Tih çölünde zillet ve yokluk içinde yaşamakla cezalandıracaktı. “Öyleyse onlar yer yüzünde şaşkın şaşkın dolaşmak üzere kutsal topraklardan kırk yıl mahrum bırakılmışlardır. Artık sen yoldan çıkmış toplum için üzülme” (Maide, 26) Ama ne acıdır ki, Yahudi toplumu bunca nimet, bunca şefkat ve bunca merhamete rağmen hâlâ bu sapık düşüncelerinden vaz geçemediler. “İsrail halkı, Mısır esaretinden kurtulup, Sina çölüne geçtikten sonra bu çölde tam kırk yıl boyunca evsiz barksız dolaştılar. Bu yüzden Sina çölü “şaşkın şaşkın dolaşmak” anlamına gelen, TİH adıyla anılır olmuş.”
Şefkat Kahramanı Bir Peygamber
Yüce Allah (cc), kullarını her ne kadar bela ve musibetlerle imtihan etsede, kulunun kendisine sığınmasını murad eder. İlerle yen zamanlarda güneşin yakıp kavurduğu bu çölde, susuzluk baş göstermiş, yiyecekleride iyice azalmıştı. İsrailoğulları açlıkla nasıl başa çıkacaklarını düşünürken, bir de susuz kalmanın derdine düşmüşlerdi. Peygamber bir anne şafkatiyle bağlandığı ümmetinin bu haline üzülüyordu ama, yüce Allah’ın takdirinin herşeyin üstünde olduğunu da biliyordu. Rüzgârın estiği her yöne dönmeyi maharet sayanlar; “Ey Musa! Güneş tepemize vurdukça, sanki beynimiz kaynayacak hale geliyor. Açlık bir taraftan ama, bu susuzluğa da yanamıyoruz. Sana bir daha söz veriyoruz ki, senin sözünden asla çıkmayacak, sana karşı gelmeyeceğiz. Bundan sonra sen ne dersen o olacak,” diye, yalvarmaya başlıyorlardı.
Şefkat kahramanı Hz. Musa(as), ümmetine karşı çok merhametliydi. Yaptıkları onca yüzsüzlüğe, onca dönekliğe, onca edepsizli ğe rağmen yine de onlara acıdı ve Allah’tan yardım istedi. “Musa kavmi için su istemiş, biz de ona; ‘Asanı taşa vur’ demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırdı. Her topluluk kendi içeceği yeri bildi. ‘Allah’ın rızkından yiyin, için; yeryüzünde fitne fesat çıkarmayın’ dedik.” (Bakara, 60) Hz. Musa (as), Rabb’inin emrine uyarak asasını taşa vurur, tam on iki ayrı yerden sular fışkırmaya başlar. Daha sonra karınlarını doyurup, açlıklarını gidermek için bıldırcın eti ile kudret helvası indirilir. Verilen bunca nimetten sonra onlardan sadece, verilen nimetlerle karınlarını doyurmaları, yarın aç kalırım endişesiyle bir kenarda biriktirmemeleri istenir. Bu, İsrailoğulları için yapılamayacak bir şey değildi ama, bakalım bu defa sadakatle rini gösterip, kendilerine yakışanı yapabilecekler miydi?
İsrailoğullarının karınları doyup, susuzlukları da giderilince, yine genlerinde olan döneklikleri onları gıdıklamaya başlamıştı. Kendilerine gösterilen bu kadar iltifattan sonra, değil sada kat göstermek bu defa daha da ileri giderek Allah'a şirk koşma edepsizliğinde bulunacaklardı. Daha önce Mısır’da kıymetli eşyalardan yaptıkları öküzlere ibadet edenleri gören İsrailoğulları, bu defa da Allah’ı bırakıp, öküze ve buzağıya tapmak için utan madan Hz. Musa’dan izin istiyorlardı. O, bir peygamberdi ama, henüz kendisine bir kitap indirilmemişti. Kavminin bu densiz ve kafirce isteklerinden sonra, yüce Allah kendisini Tur Dağı’na çağıracak ve İsrailoğullarına bir rehber olarak Tevrat’ı hediye edecekti. Kavmine bunun müjdesini veren Hz. Musa, onları kötü işlerinden dolayı uyarmayı da ihmal etmemişti. Çünkü kavmine güvenmiyor, dönene kadar başlarında kardeşi Hz. Harun (as)’u bırakarak, yanlarından ayrılıyordu.
Hz. Musa’ya Tevrat Veriliyor
Hz. Musa (as)’nın yoklu ğundan istifade eden İsrailoğulları yine kirli emellerine devam ederek, omurgalı bir duruş sergileyemezler. “Musa ile otuz gece için sözleştik ve buna on gece daha verdik; böylece Rabbi’nin tayın ettiği vakit kırk geceyi buldu. Musa kardeşi Harun’a dedi ki: ‘Kavminin içinde yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yolunu izleme’ (A’raf, 142) buyurdu. Musa (as)’nın ayrılmasını fırsat bilen kavmi, değerli süs eş yalarından bir heykel yaparak, ona tapmaya başlarlar. Musa (as) 40 gün sonra kendisine verilen Tevrat’la Tur’dan döndüğünde, kavmini bu buzağı heykeline taparken görür. “Ey Harun! Onla rın saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Yoksa emrime isyan mı ettin? Harun şöyle cevap verdi. Ey anamın oğlu! Saçımı çekme. Emin ol ki ben senin, ‘Sözüme riayet etmedin de İsrailoğulları’nın arasına ayrılık soktun’ diyeceğin den endişelendim.” (Taha, 92-94) der. Daha sonra kendilerini temize çıkarmak için, suçu Samiri adındaki bir münafığa atarak, affedilmeyi başarırlar. “Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı tanrı edinmekle kendinize zulmettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmanız yaratıcınızın katında sizin için daha hayırlıdır; böyle ce Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O’dur.” (Bakara, 54)
Devam edecek
Yorumlar
Kalan Karakter: