Hz. Davut Peygamber (as)
Takdir İle Uslanmayanlar
Yüce Allah (cc) sadakat ve samimiyet sınırlarını aşan İsrailoğullarını, zor bir imtihana hazırlıyordu. Bu defa onların canlarını fena yakacak bir zalimi başlarına musallat ederek, bütün varlıklarını ellerinden alacaktı. İsrailoğulları kendilerine kom şu olan ve Filistin topraklarında yaşayan Amalikalılarla müthiş bir savaşa tutuşurlar. Amalikalıların başındaki çok kuvvetli, iri cüsseli ve son derece yiğit, Calut adında bir kafir bulunuyordu. Acımasız ve merhametsiz bir kalbe sahip olan bu zalim, İsrailoğullarını perişan ederek, kadınları da dahil her şeylerine el koyar. Erkeklerin bazılarını öldürür, bazılarını da esir alarak götürürler. Böylelikle, her şeyden şikayet eden, verilen her nimetle alay eden bu şımarık kavim, o çok arzu ettikleri Firavun’u mumla arar hale gelirler. Çünkü bu defa mallarıyla beraber namuslarını da kaybet mişlerdi.
Calut, bununla da kalmamış İsrailoğullarının mukaddes emaneti ve istiklal sembolü olan “Mukaddes Sanduka” ya da el koymuştu. Calut, esir olarak aldığı kadın ve çocukları ganimet olarak kendi aralarında paylaşırken, erkeklerini de en ağır işlerde çalıştırarak, vergiye bağlar. İşine yaramayacak durumda olanları da topraklarından kovar. Bu şımarık ve uslanmayan kavim, darmadağın olmuş, tıpkı Mısır’da olduğu gibi sefil bir şekilde yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Artık ayaklarına kapanıp, timsah gözyaşları dökerek merhamet dilenecekleri Musa’ları da yoktu. Hep
İnsanlığın Yüz karası Bir Millet
Namusları dahil, her şeylerini Calut’a kaptıran İsrailoğulları, tıpkı Hz. Musa gibi onları bu zulümden kurtaracak birilerini arıyorlardı. İlk akıllarına gelen, Hz. İşmoil’di ve onun yanına koşarlar. Yine mazide olduğu gibi söz vererek İşmoil’in komutası altında savaşma ya hazır olduklarını söylerler. “Musa’dan sonra İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine; “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” dediklerinde o, “Üzerinize savaş farz kılındığında savaşmayacağınızdan korkarım” cevabını verdi. “Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımız halde, Allah yolunda savaşmayıp da ne yapacağız?” dediler. Üzerlerine savaş farz kılınınca da, içlerinden azı müstesna, yüz çevi riverdiler. Allah zalimleri iyi bilmektedir.” (Bakara, 246)
İsrailoğulları Hz. İşmoil’in tayin edeceği Talut adında bir komutanın emri altında savaşmaya razı olmuşlardı ama, bunlara ne kadar güvenilebilirdi. Günlerce dua dua yalvarıp, her türlü sözü ve yemini veren ve sonra peygamberlerini yarı yolda koyan bunlar değil miydi? Firavun’un zulmünden kurtuldukları o günden beri hep aynı numarayı sergiliyor, söz verdiklerinde sözünde durmuyorlardı. Talut’un kendilerine Allah tarafından komutan ola rak verilmesini duyan Yahudiler, sevinç çığlıkları atarak oradan ayrılırlar. Artık, çocuklarına ve mallarına kavuşmak için mücedele edecek, intikam almak için de canlarını ortaya koyacaklardı.
Bünyamin’in Soyundan Bir Komutan: Tâlût
Evet, İsrailoğullarının başına Hz. Yusuf’un ana bir kardeşi Bünyamin’in soyundan gelen, uzun boylu, yiğitmi yiğit bir delikanlı olan Talut (Saul) komutan olarak tayın edilir. Bunu duyan İsrailoğullarından bazıları, daha başlamadan yan çizmeye ve bu karara karşı çıkmaya başlarlar. Kanında hala Karun’un genlerini taşıyan bazıları hırs ve çekememezlik yüzünden alınan kararları sabote ederek; “... Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona servet bakımından bir zenginlik de verilmemişken, onun üzerimize hükümdarlığı nasıl olur?” dediler. Peygamber “Allah onu sizin için seçti, kendisini ilimde ve bedende daha güçlü kıldı” dedi. Allah mülkünü dilediğine verir ve Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilir.” (Bakara, 247) diyerek kıskançlıklarını ortaya koyarlar.
Namusları ve çocukları zalim Calut’un elindeyken, utanmadan Talut’tan mucize istiyorlardı. Calut’un elinde bulunan Mukaddes Sanduka, İsrailoğullarının istiklal ve dini sembollerinin en kutsalı idi. Bu sanduka içerisinde mukaddes kitapları Tevrat ile diğer mühim kutsal metinler bulunuyordu. İşte, Allah tarafından kendilerine seçilen hükümdarın, bir mucize olarak bu mukaddes sandukayı onlara getirmesini istiyorlardı. Böylelikle (haşa) Talut’un gerçekten Allah’ın dediği gibi bir hükümdar olup olmadığına inanacaklardı. Calut, bu sandukayı aldığı günden itibaren, ona hakaret olsun diye etrafını tuvalet olarak kullandırıyordu. Böylelikle herkes tuvaletini buraya yapmakla, bu kutsal emanetlere hakaretin en büyüğünü sergiliyorlardı. Belli bir zaman sonra Allah’ın bir mucizesi olarak, orayı tuvalet olarak kullananlara dermansız bir hastalık musallat olur. Calut, bu hastalığın mukaddes sandukadan kaynaklandığını sanarak, onu öküzlere yüklediği gibi İsrailoğullarının yaşadığı topraklara doğru gönderir.
Sevki ilahi ile öküzler bu sandukayı doğruca Talut’un kapısına ge tirir. Talut, hemen kavmini çağırarak bir mucize olarak, mukaddes sandukayı onlara gösterince, onlarında istediği mucize gerçekleş miş olur. “Peygamberleri onlara ‘O’nun hükürdarlığının alameti, içinde Rabb’inizden bir sekinet, Musa ve Harun ailelerinin bırak tıklarından bir bakiye bulunan ve meleklerin taşıdığı tabutun (Mu kaddes Sandığın) size gelmesidir’ dedi. Gerçekten inanıyorsanız bilin ki, bunda sizin için büyük bir işaret vardır.” (Bakara, 248) Mukaddes sandukanın getirilmesi karşısında, İsrailoğulları Talut’un hükümdarlığını kabul etmek zorunda kalırlar. Talut’un hazırladığı kalabalık bir ordu ile Calut’un üzerine doğru sefere çıkarlar. Bu büyük ordunun içerisinde yaşı küçük olmasına rağmen, herkes tarafından sevilen cesur Davut adında bir deli kanlı vardı.
Bir Nehirle İmtahan
Bu delikanlı askerlere su dağıtma, yaralılara müda hale görevini üzerine alan cılız yapılı bir gençti. O da babası ve kardeşleriyle bu savaşa iştirak ediyor, mazlumun safında, zalime karşı savaşmak için sabırsızlanıyordu. “Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir (eliyle bir avuç istisna) ondan tatmayanda bendendir...” (Bakara, 249) diyerek, Talut’un askerleri uyarıyordu. Yüce Allah sicilleri bozuk bu kavmi asla sadakatlerini test etmeden bırakacak değildi. Çünkü çıkılan bu sefer ölüm kalım ve namuslarına sahip çıkma meselesiydi. Bu nehirle imtihan meselesi elbetteki İsrailoğullarından bazılarının hiçte hoşuna gitmemişti. Askerlerden bazıları Talut’un söylediklerinin Rabb’in emri olduğuna inanarak emre uyacağını; bazıları da daha yola çıkmadan bunun Talut’un kaprislerinden ileri geldiğini düşünerek, sudan içeceklerini söylüyorlardı.
Uzun ve yorucu bir yolculuktan son ra, İsrailoğulları Talut’un bahsettiği ırmağa gelene kadar bazıla rı fitne ateşini yellemeyi sürdürür ve masmavi akan soğuk suya imrendirmek için; “Böyle yorucu ve sıcak bir günde, bu buz gibi sudan içilmez mi?” diyerek, bozgunculuk yapmaya başlıyorlardı. Susuzluktan bunalmış askerler suya girince, bazıları bir avuç kadar su içip yoluna devam ederken, diğerleri adeta çekirge sürüsü gibi suya saldırıp, kana kana içiyor ve içmeyenlerle alay ediyorlardı. Talut, ırmağın bu kenarından şaşkın şaşkın olanları izliyor, biraz dan başlarına gelecekler için acı acı tebessüm ediyordu. Allah’ın büyük bir lütfuydu bu imtihanı kazanmak ve sahili selamete çıkmak. Aslında bunun zor tarafı o ilk suya girinceye kadardı. Zaten kılcal damarlardan vücuda giren su, insanın susuzluğunu gideriyordu. Emre uyup bir avuç su içenlerin bütün susuz luğu gitmiş, susuzluklarıyla beraber üzerindeki yorgunlukları da kaybolmuştu.
Evet, sudan içenler çoğunlukta olduğundan, karşıya geçen ve Calut’la savaşacak insanların sayısı iyice azalmıştı. Bir avuç insan, Calut gibi bir zalime karşı zafer kazanabilecek miydi? Ama mesele hiçte onların düşündüğü gibi olmayacaktı. “Nice az topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle sayıca çok birlikleri yenmiş lerdir, Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.” (Bakara, 249) Emre uyup, içtikleri bir avuç su onlara ayrı bir güç ve kuvvet, yüreklerine ayrı cesaret getirmişti. Nihayet iki ordu sayıları birbirin den farklı olsa da karşı karşıya gelirler. Düşman ordusu gerçekten de sayı ve donanım bakımından çok üstündü. Komutan Talut son bir kez daha ordusuna göz gezdirdikten sonra, gerçek güç ve kuvvetin sahibine el kaldırark; “Ey Rabb’imiz bize bol bol sabır ver. Ve bizim direncimizi ve cesaretimizi artır. Şu inkarcılar topluluğu na karşı bize yardım et.” (Bakara, 250) diye duada bulunur.
Tam savaş başlamak üzereydi ki, bir kükreme ile o iri cüsse li insan bozması canavar Calut, ordusunun önüne geçti. Amacı cüssesi ve haykırışı ile Talut’un askerlerini korkutmak ve morallerini bozmaktı. Bir süre birbirlerinin gözünün içine bakıp, güç ve kuvvet depoladılar. O günün harp geleneklerine göre, ordular saldırıya geçmeden önce en yiğit iki asker karşılıklı kozlarını paylaşır, kıyasıya dövüşürlerdi. Bu iki askerden kim malup olur sa yenilgiyi kabul etmiş olur ve böylelikle malup olan askerin or dusu savaşmaktan vaz geçme hakkına sahip olurdu. İşte bu kuralı uygulamak için, koca cüsseli Calut, ordusunun önünde durarak Talut’a seslenir. Ey Talut! İçinizden bana karşı çıkacak birisi var mı? Eğer varsa, benim karşıma onu çıkarda ona haddini bildi reyim, diye meydan okur. Talut’un ordusundaki hiç bir askerden ses çıkmaz. Calut bu meydan okuyuşunu üç defa tekrarladı ama, yine kimseden bir ses çıkmayınca, bu defa Talut kendi askerleri ne dönerek: İçinizden Calut’a karşı çıkacak kimse yok mu? diye seslenir. Bu olacak şey değildi. Kendi eşleri ve çocuklarını esir alan bu terbiyesiz adama, kimse karşı çıkmayacak mıydı? Bu gerçekten de İsrailoğulları için büyük bir ayıptı.
Yiğitliğin Sembolü Davut
Calut, kükremesine devam ederken; Ey komudan! Calut’a karşı ben savaşırım, diyerek arka saflardan ordunun önüne kadar gelen bir delikanlı çıkar meydana. Bu genç delikanlı henüz yaşı küçük olmasına rağmen, geri hizmetlerde bulunmak için orduya katılan Hz. Davut (as) idi. Talut, bu cesur delikanlıyı Calut’un önüne bir yem olarak atmayı düşünmüyordu. Çünkü görünürde birbirlerine denk değillerdi. Ama, Davut kararlıydı ve: Ey Hükümdarımız! İzin ver Calut’la ben savaşayım, dedi. Talut onu henüz tanımıyordu. Ve; Adın nedir? Ey delikanlı, diye sordu. Delikanlı; Davut, diye cevap verdi. Ey Davut! Sen yiğit ve cesur bir delikanlıya benziyorsun ama, seni bu canavarın önüne atamam. Sen onu tanımıyorsun, dedi. delikanlı, kararlıydı ve; Herkes gibi bende onun tanıyor, gücünü biliyorum. Ama Allah’ın adına onunla savaşmak istiyorum, dedi. Davut’un kararlı olduğunu gören Hükümdar: Ya seni öldürür se, biz ne yaparız, ailene ne deriz? dedi. Beni öldürürse siz geri durmayıp, onlarla savaşırsınız, dedi.
Talut, ne dediyse Davut’u bir türlü razı edememişti ve sonunda bu cesur delikanlıya: Ey Davut! Seni bu cesaretine göre tebrik ediyorum. Eğer onu öldürürsen sana büyük bir makam ve kızımı vereceğim. Senin gibi yiğit bir gencin damadım olması beni gururlandırır, dedi. Calut, karşısında daha bıyığı terlememiş genç bir delikan lı görünce, alaycı bir şekilde; Ey genç! Ne olur geri dön. Seni öldürmek istemiyorum. Yok mu içinizden bana denk, benimle çarpışacak biri, dedi. Ama, Davut’un savaşmaktan vaz geçmeye hiç niyeti yoktu ve üzerine geldiğini görünce de; Seni sinek gibi ezeceğim, delikanlı, diyerek, karşı saldırıya geçti. Calut, bu genç delikanlıyı yere serip, galip geleceğinden emin olduğu için, çok rahattı ve konsantre olmaya bile ihtiyaç duymamıştı.
Bir Taşla Yere Devrilen Kafir
Davut, daha önce topladığı misket büyüklüğündeki taşları, kuşağından çıka rarak sapanına yerleştiriyordu. Çünkü çocukken sapanla taş atma hususunda üstüne yoktu. Attığı her şeyi deviriyor, sapanı âde ta bir kılıç, bir silah gibi kullanıyordu. Calut’un rahatça gelişini fırsat bilen Davut, taşı sapana yerleştirerek tam alnının ortasına nişan aldı. Bunu gören Calut; “Bizi sinek mi zannettin ki küçük bir taşla öldüreceksin” diyerek, koca bir kahkaha savurdu. Güç dengelerine bakılınca, hakikaten Davut, Calut’un karşısında sinek gibi duruyordu. Ama genç delikanlı da Rabb’ine karşı öyle bir sadakat, öyle bir güveni vardı ki değil Calut, onun gibi yüz adam gelse hepsini sapanıyla yere sereceğinden emindi.
Davut, onun biraz daha yakına gelmesi bekliyordu. Niha yet Calut’un o koca gövdesi Davut’un istediği menzile girince, misket büyüklüğünde taşlardan birini sapanına yerleştirip tam alnının ortasına nişan aldı. Calut kılıcına davranamadan taşı tam alnının ortasından yemeden kurtulamamıştı. “Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; attığında da sen atmadın, Allah attı...” (Enfal, 17) Taş, Calut’un alnının tam ortasına isabet etmiş, koca cüsseli devi bir kütük gibi yere devirmişti. Talut’un ordusu zafer çığlıkları atarken o, el çabukluğu ile yere düşen Calut’un boynunu bedeninden ayırarak kellesini bir zafer işareti olarak havaya kaldırdı. Bu olaya şahit olan Calut orduları, çil yavruları gibi kaçarak dağıldılar. Yüce Allah, hiç umulmadık bir zamanda, bir çocuk ile koca bir orduyu mağlup ediyordu. İşte bugün Filistinli gençlerin Yahudi tank ve tüfeklerine karşı, sapanlarıyla mücadele etmesi Davut Peygamberin Calut’u sapanıyla yere sermesini temsil ediyordu. Hz. Davut (as)’un Ca lut’u öldürmesi, büyük bir yankı uyandırmış, onu gönüllerde bir kahraman haline getirmişti.
Talut verdiği sözü tutmuş, onu yanı na alarak kızıyla evlendirmişti. Onun ölümünden sonra da İsra iloğullarına peygamber olarak gönderildi. “Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; onun için insanlar arasında adaletle hükmet; nefsin isteklerine uyma! Sonra seni Allah yolundan saptırır. Kuşkusuz, Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yüzünden çok ağır bir azap vardır.” (Sa’d, 26)
Maymuna Döndürülen Kavim
Hz. Davut zamanında bir imtihan vesilesi olarak Yahudilere cumartesi günleri çalışmak yasak edilmiş ve o günü ibadetle geçir meleri emredilmişti. Yaşadıkları Eyke kasabası, deniz kenarında bir yerleşim yeri olduğundan, geçimlerini balıkçılıkla temin ediyorlar dı. Yüce Allah (cc) ibadet günleri olan cumartesi günü onlara balık tutmayı da yasaklıyordu. Bütün dertleri para, pul ve rahat bir yaşam olan Yahudiler, yine bunun bir imtihan olduğunu unutur ve bu karara itiraz etmeye başlarlar. Çünkü, sahile yaklaşan balık sürüleri zamanla bunların ağızlarını sulandırır ve dünyalık hırslarını kamçılar.
Kimseye haber vermeden sabahın erken saatlerinde ağlarını sahile gerip, balık sürülerini avlamaya başlarlar. Davut Peygam berin bütün çabaları onları bu dünya hırsından vaz geçiremedi. Hatta, başlarına bir felaketin geleceğinden korkan diğer Yahu dilerde sahile inip, onları bu işten vaz geçirmeye çalışıyorlardı. Artık Davut Peygamberin bu şımarıklara karşı sabrı kalmamıştı. Atalarının yaptıkları hatalardan dolayı başlarına gelen belaları bir bir anlatmasına rağmen onlar, Hz. Davut’u yalanlamaya ve onunla alay etmeye başladılar. “İsrailoğullarından kafir olanlar, Davut ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sınırı aşmışlardı.” (Maide, 78)
Bir sabah Eyke sahilinde kasabalıları şaşkına çeviren bir olay yaşanır. Yüce Allah (cc), uyarılara rağmen sahile ağlarını gerip balık tutan kim varsa, hepsini maymuna döndürür. “Kendilerine yasak edilen şeyler karşısında küstahça dirnince onlara, ‘Aşağılık maymunlar olun! dedik.’ (A’raf, 166) Evet, bu av yasağına uymayan kim varsa, birden bire sahilde maymunlar gibi zıplayarak dolaşmaya başladılar. Bunların varlığıyla, kasabanın sahil kısmı bir maymun cennetine dönüşür. Tam üç gün süren bu olaydan sonra, bu maymun kılıklı kafirler Eyke sokaklarında bir bir yıkılarak ölürler. Kasaba halkı sokakları dolup taşan bu maymun iştahlı Ya hudilerden bir kez daha ibret alıyor, Allah ve Resülüne sadakatin ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlayıp, şükrediyorlardı. Üç gün evvel isyanın, serkeşliğin, çılgınlığın ve nankörlüğün merdi venine tırmanan mücrimler, maymunluğun da tadını doğru dürüst çıkaramadan dünya hayatına veda ediyorlardı. “Onlara, deniz kı yısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Onlar, cumartesi tatil yaptıkları gün, avlayacakları balıklar sürüler halinde suyun yüzüne çıkarak onlara doğru gelirken, tatil yapmadıkları günde ortalığa çıkmıyor diye cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı. Yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle sınadık.” (A’raf, 163)
Alın Teri İle Geçinen Bir Peygamber
Güçlü olmak, makam, mansıp sahibi olmak demek değildir. Güçlü olmak devletin bütün imkanlarını kendine bağlayıp, zevku sefa içerisinde yaşamak değildir. İslam tarihinde temsil ettikleri makamın hilafet olduğuna inandıkları halde, icraatlarında fasıkça davranarak İslami duygu ve düşünceyi kirleten bir sürü insan vardır. İşte yüce Allah bu koşulları elinde bulunduranlara Hz. Davut (as)’u misal göstererek; “Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; onun için insanlar arasında adaletle hükmet; nefsin isteklerine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır. Kuşkusuz, Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yü zünden çok ağır bir azap vardır.” (Sad, 26) diyerek, uyarıyordu. Yüce Allah(cc), peygamberi Hz. Davut’a hem dünya hem de ahiret saltanatını aynı anda vermiş, aynı zamanda onu hükümdar bir peygamber yapmıştı. O, sarayında kurulup oturmuyor, hal ka boş nutuklar atarak onları kandırmıyordu. O, tebdili kıyafetle halkının içine giriyor, onların durumunu yakından öğrenmeye çalışarak kendisine çeki-düzen veriyordu.
O, Sarayların Kulu Olmadı
Bir gün, tebdili kıyafetle sokaklarda dolaşan Davut, rastladığı birine: “Hükümdar Davut’tan memnun musunuz? Halkına karşı tutum ve davranışı nasıldır?” diye sorar. “Davut çok iyi bir insandır. Kendinin ve ailesinin nafakasını devlet hazinesinden karşılaması, ona hiç yakışmıyor. Devletin başında olması, nafakasını devlet hazinesin den kazanmasını gerektirmez,” cevabını alıyordu. Bunun ardından günlerce Allah’a yalvararak, geçimini sağlayabileceği bir yol göstermesini ister. Bunun üzerine yüce Mevlâ demir madenini ermine verir. “Ona sizin için zırh yapmayı öğrettik ki savaş dar belerinden sizi korusun. Artık şükredecek misiniz?” (Enbiya, 80)
Yorumlar
Kalan Karakter: