Bünyamin Saray Yolunda
Mısır sarayında kuyu ile başlayan bir ayrılığın, vuslat hazırlıkları yapılıyordu. Kardeşlerinin geldiğini haber alan Yusuf (as)’un yüreğinde ayrı bir heyecan vardı. Yıllar sonra en çok sevdiği anne bir kardeşi Bünyamin’i ilk defa görecek, ona doya doya sarılabilecekti. Sayılı günler kısa sürmüş, kardeşleri söz verdikleri gibi Bünyamin’i de alıp, Aziz’in huzuruna gelmişlerdi. Ne acıdır ki, Bünyamin bile ağabeyi Yusuf’u tanıyamamıştı. Kim bilebilirdi ki, yıllar önce kardeşleri tarafından kuyunun dibine ittikleri birisinin Mısır’da, merhametli bir bakan olarak karşılarına çıkacağını.
Yusuf, karşısında çok sevdiği kardeşi Bünyamin’i görünce, içindeki bütün kötü duygular yerini merhamet ve sevgiye bırakıyordu. İlk önce adet olduğu üzere gelenlere verilen ziyafet sofrasında, ilk defa kardeşine bu kadar yakın oturuyordu. Yusuf içindeki bu vuslat ateşini bir an önce söndürmek ve kardeşi Bünyamin’e sarılmak için, onunla yalnız kalmanın planlarını yapıyordu. İlk olarak bütün kardeşlerini ikişerli odalara alırken, tek kalan Bünyamin’e de iki kişilik ayrı bir oda tahsis ettiriyordu. Bünyamin’in ayrı bir odada tek kalmasına kardeşleri karşı çıksalar da, misafir oldukları sarayın kurallarına uymak zorunda ol duklarını biliyorlardı.
Yusuf Bünyamin’e Kuyudaki Yusuf’u Soruyor
Herkes odasına çekildiği bir sırada, Mısır Aziz’i kardeşleri ne hissettirmeden Bünyamin’i kendi odasına alıyordu. Birazdan Mısır sarayı büyük bir vuslata sahne olacak, sabrın gözyaşları çağlayanlar haline gelecekti. Nihayet iki kardeş başbaşa kalmalarına rağmen, bir Aziz’le aynı odada kalmanın çekingenliği vardı Bünyamin’in üzerinde. Kuru ve verimsiz bir çölden gelip, Mısır sarayının maliye bakanıyla aynı odada kalmak, ister istemez her insanda ayrı duyguları uyandırıyordu.
Kardeşini çok iyi tanıyan Yusuf, bir an önce onu bu çekingen halinden kurtarmak için onunla konuşmaya gayret ediyordu. Daha önce kardeşlerinden aldığı bilgiler doğrultusunda soru soruyormuş gibi; “Senin daha önceleri ölen bir kardeşin vardı ya, onu çok mu seviyordun,” dedi. Bünyamin; “Evet, onu canımdan çok seviyordum,” dedi. “Onun yerine, sana kardeş olmamı ister miydin?” deyince, Bünyamin bu soru karşısında birden irkildi ve heyecandan bir şey söyleyemedi. Yusuf dikkatlice onun gözlerinin içine baktı ve sorusunu aynen tekrarladı. “Onun yerine sana kardeş olmamı ister miydin?” dedi.
Bünyamin, bu defa gözyaşlarını tutamadı ve hüngür hüngür ağla maya başladı. Yusuf bir eliyle onun yanaklarından akan hasret damlalarını silerken, diğer yandan da onu büyük buluşmaya hazır hale getirmeye çalışıyordu. “Sen, kardeşin Yusuf’u çok mu seviyordun?” dedi. Bünyamin;“Onsuz geçen yıllar beni yiyip bitirdi. O, benim her şeyim, arkadaşım, kardeşim, ağabeyimdi,” dedi. Yusuf bu defa; “Onun yerine sana arkadaş, kardeş, ağabey olmamı istemez misin?” diye, sorduğu soruyu tekrarladı.“Kim istemez senin gibi bir kardeşinin olmasını. Ama, her ne kadar kardeş olsakta, sen annem Rahil ile babam Yakub’un oğlu değilsin ki,” dedi.
Bünyamin Ağabeyi Yusuf’u Tanıyor
Bu defa gözyaşı çağlayanları Mısır Aziz’inin yanaklarında akmaya baş lamıştı. Aziz’in ağladığını gören Bünyamin, şaşkın bir edayla; “Peki sen neden ağlıyorsun? Kardeşim Yusuf’u, babam Yakub’u tanıyor musun?” diye sordu. Artık Yusuf’un dayanacak gücü kalmamıştı. Yüreği ateşler içerisinde yanarken, kalbi vuslat aşkıyla çarpıyordu. Kardeşine dönerek:“Bünyamin, bana dikkatlice bakar mısın? Ben sana kimi hatırlatıyorum,” dedi. Bünyamin karşısındaki Aziz’i bir süre süzdü, ama hiç kimseye benzetemedi. Çünkü yıllar olmuştu ağabeyini kaybedeli. Artık, iki tarafın da dayanacak gücü kalmamıştı ve Yusuf, elleriyle kardeşinin başını okşayarak; “Peki, bu eller sana kimi hatırlatıyor, Bünyamin?” deyince, başını okşayan ve anne hasretiyle akan gözyaşlarını yanaklarından silen o tüy kadar hafif ellerinden tanımıştı ağabeyini. Çünkü en zor zamanlarında ona uzanan ve hasretini hafifleten o şefkatli elleri hiç unutmamıştı. Ve arkasından taşı gediğine koyarak, göz yaşları içinde; “Ben, Rahil’in oğlu, Hz. Yakub’un kuyuya atılan sevgilisi ve senin yıllarca unutamadığın kardeşin, Yusuf’um!” dedi.
Allah’ım! Bir iftira, bir yalan ve bir bühtan yüzünden birbirlerinden ayrı düşen, günlerini zindanların nemli duvarlarına yaslanarak geçiren masum ve mağdur kullarının hepsine tıpkı Yusuf gibi bir vüslat nasip eyle. Kenan ilinde kuyuya atılarak başlayan ayrılık, yıllar sonra Mısır Kraliyet sarayında vuslata eriyordu. Bu buluşma Filistin diyarında yüreği Yusuf ateşiyle kül olan, onun hasretiyle gözleri görmez olan Hz. Yakub’un yüreğini de bir meltem misali serinletiyordu. Uzun bir zaman ağlaştıktan sonra, şimdilik kardeşlerinin bundan haberi olmaması konusunda söz almıştı Bünyamin’den. Çünkü, kardeşlerine verilmesi gereken dersler daha bitmemişti. O da, tıpkı halasının kendisini alıkoyması gibi, Bünyamin’i alı koyacak, Yakub ailesini büyük buluşmaya hazırlayacaktı. Hz. Yusuf uygulayacağı planını Bünyamin’e anlatınca, Bünyamin’in üzüldüğünü gördü. Nedenini sorunca da babasının ikinci bir evlat acısına dayanamayacağını söyledi. Yusuf: “Kardeşim sen hiç merak etme. Babamı düşünüp üzülme.” diyerek, onu teselli eder.
Büyük Plan
Yusuf’un planı hazırdı ve Bünyamin’in taşıyacağı er zak çuvalının içine, hükümdarın su içtiği çok değerli bir tasını koyarak, bir zamanlar halasının babasına yapmış olduğu sürprizi, şimdi o da kardeşlerine yapacaktı. Kardeşler hareket etmek için saraydan ayrıldıkları bir anda, muhafızlar plan üzerine onları kapıda durdurup, bir hırsızlık hadisesi ile alakalı çuvallarının aranacağını söyler. Kardeşler şaşkındır. Görevliler develerden indirdikleri çuvalları tek tek kontrol etmeye başlarlar. Aradıkları su kabı Bünyamin’in çuvalından çıkınca, gözlerine inanamadılar. Bünyamin tutuklanarak saraya geri götürülürken onlar, Filistin’e Bünyamin’i almadan dönemeyeceklerini söylüyorlardı. Çünkü babalarına verdikleri söz ve Allah’ın adına yaptıkları yeminleri vardı. Kardeşler erzaklarını sarayın dışına bırakarak, tekrar saraya geri döner ve Aziz’e yal varmaya başlarlar. Ama bu yalvarmaları hiç bir işe yaramayacak ve kanunlara göre, hırsızlık yapan kişi, çaldığı malın sahibine, bir yıl köle olarak çalışmak zorunda kalacaktı.
Bünyamin hırsız olamazdı ve herkes ondan bir şeyler söylemesini beklerken o, yapılan plana göre hiç bir tepki vermiyor ve hiç bir şey söy lemiyordu. Kardeşleri; “Ey Aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine içimizden birini alıkoy. Şüphesiz biz seni iyiliksever birisi olarak gördük.” (Yusuf, 78) diye yalvarsalar da, Bünyamin’in alıkoyulmasına mani olamamışlardı. Hatta büyük kardeş onun yerine kendisinin rehin olarak alınmasını istese de Yusuf (as): “Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah’a sığınırız! Aksi halde biz, gerçekten haksızlık etmiş oluruz.” (Yusuf,79) dedi.
Peki, şimdi babalarına ne diyeceklerdi. İkinci bir Yusuf olayına babalarının kalbinin dayanması mümkün değildi. Yol boyunca hep bunu düşünerek Filistin’e dönmek zorunda kalırlar. Kardeşler baba ocağı Filistin’e deve dolusu erzakla dönerlerken, Yakub’un ocağına âdeta ikinci Yusuf ateşi düşürmüşlerdi. Babalarının karşısına dizilen kardeşlerin başları ayak uçlarına kilitlenmişti. Hz. Yakub (as), “Bünyamin nerede? diye sordu. Kardeşler: “Hırsızlık yaptığından dolayı, Mısır Aziz’i onu bir yıl yanında alıkoydu.” dedi ve ekledi. “İnanmıyorsan bak, kardeşimiz Yahuda onun için Mısır’da kaldı” dediler.
Evet, yine babalarına verdikleri sözü tutamamış, bunun içinde kardeşlerinden birisini Mısır’da bırakmak zorunda kalmışlardı. Hz. Yakub (as), bu oyuna hiç yabancı değildi ve kızkardeşi Yusuf için ona aynı oyunu oynamıştı ama, Mısır Aziz’inin böyle birşey yapması ona garip geliyordu. “Hayır, benim oğlum hırsızlık yapmaz. Siz oğlum Yusuf’a yaptığınız kötülüğü Bünyamin’e de mi yaptınız?” diye sorar. Kardeşler yeminler ederek, ona bir kötülük yapmadıklarını söylemeye çalışsalar da, babaları; “Muhakkak ki Allah, benim evlatlarımın halini bilir ve layık olduğu gibi hükmeder. Bana da güzelce sabır ve hükme boyun eğmek düşer” (Yusuf, 83) diyerek, yine de sabredenlerden olacaktı.
Hz. Yakub (as), Yusuf’un ardından onun varlığı ile teselli bu larak hayata tutunduğu Bünyamin’ini de kaybetmenin hüznünü ve acısını yaşıyordu.Yakub (as) peygambere yakışır bir edayla, yavaşça yerine otururken hasret gözyaşlarını dizginlemeye çalışı yordu. Artık hiç kimseye güveni kalmamış ve tek güven kaynağı olan Rabb’ine sığınıyordu; “Muhakkak ki Allah, benim evlatlarımın halini bilir ve lâyık olduğu gibi hükmeder. Bana da güzelce sabır verdiği hükme boyun eğmek düşer. Ah Yusuf’um ah! İçim yanıyor!” diyordu. Sonunda üzüntüden gözlerine boz (katarakt) gelmişti. Artık kederini de içine gömüyordu.” (Yusuf, 83- 84)
Bir Izdırap Bestesi
Oğlu Yusuf’u kaybedeli tahminen 30 yıl olmuştu. Ama, onun hasretine bir türlü alışamamıştı. İçindeki ateş, bu defa aynı şekilde ortadan kaybolan Bünyamin’in hasretiyle harlanıyordu. Göz pınarları kuruyunca, göz semalarını beyaz bir katarakt perdesi kap lamış ve küstüğü dünya ile arasına âdeta bir perde çekmişti. Bu ağırlığı kaldıramayan bedeni bitkin düşmüş ne yürüyecek takati ne de ayağa kalkacak mecali kalmamıştı. Her nefes alışında Rabb’ine hamd ve dua ediyor, evlatlarına kavuşmanın hasretiyle yanıyordu.
Zaman ilerlemiş, tekrar Mısır’a dönme ve Bünyamin’i kur tarma hazırlıklarına başlayan oğullarına; “Ben, büyük dert ve kederimi ancak Allah’a şikayet ediyorum. Ondan başka kimseye güvenmiyor, kimseden de bir yardım beklemiyorum. Ben Onun tarafından gelen bir ilimle, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey oğullarım, gidin, Yusuf ile kardeşinden bir haber arayın ve sakın Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Hiç şüphe yok ki, Allah’ın rahmetinden ancak kafirler ümidini keser.” ( Yusuf, 86-87) diyerek, onları Mısır’a yolcu ediyordu. Hz. Yakub (as) ayrıca, Mısır Aziz’ine bir mektup yazarak, sanki evlatlarının bir yerlerden çıkıp geleceğini bilerek kelimelerini kağıta döküyordu.
Yukub (as) Mısır Melik’ine Mektup
“İbrahim Halilullah'ın torunu, İshak Zebihullah’ın oğlu, İsrail Yakub’dan Mısır Melik’ine: Biz, belâlarla yoğrulmuş bir aileyiz. Dedem İbrahim, elleri ayakları bağlanıp ateşe atılmış, fakat yüce Mevlâ ateşi ona gülüstan etmişti. Babamın elleri ayakları bağlanıp, boğazına bıçak yerleştirilmişti amma, yüce Allah onu, yerine bir koç kurban ederek kurtarmıştı. Bana gelince, bir oğlum vardı. Çocuklarımın bana en sevgilisi o idi. Kardeşleri onu kıra götürdüler. Sonra onun kanlı gömleğini getirdiler ve onu kurt yedi, dediler. Elem ve üzüntüden gözlerim görmez oldu. Benim bir oğlum daha vardı. Diğer oğlum ile ana bir kardeş idiler. Ben onunla avunmakta, teselli bulmakta idim. Sen onu hapsettin ve hırsızlık yaptığı iddiasını ortaya attın. Bilesin ki ben, hırsızlığın ne olduğunu bilmeyen ve hırsız evlât sahi bi olmayan bir ailedenim. Şayet oğlumu bana geri göderirsen pek memnun olurum, değil ise bir beddua ederim ki, yedi torununa kadar yetişir, vesselam.” (A.Lütfi Kazancı, Peygamberler tarihi ,336)
Hz.Yakub (as)’un Mısır Aziz’ine manifesto gibi yazdığı bu mektupta, asla ona yalvarmıyor, kendine acındırmıyor ve Allah’tan başka kimseden yardım istemiyordu. Çünkü o, bir pey gamberdi ve insanların bilmediklerini de bildiği şüphe götür mezdi. İçindeki Yusuf ateşinin sönmemesi, aslında Yusuf’unun yaşadığının da bir emaresiydi. Ateşi harlayan birisi yoksa, o ateş nasıl yanmaya devam edecekti ki? Çünkü, Yusuf’un varlığı o ateşi sürekli harlıyor, yarasının iyileşmesine imkân vermiyordu.
Günümüz Çilekeşlerine
Ey dünyada yaşadığı sıkıntılarından dolayı şikayet eden Müslüman! Senin inandığın hangi Peygamberin bolluk ve rahat bir hayat yaşadı. Sen, günlerce evinde ocak yanmayan, açlıktan karnına taşlar bağlayan ve evlatlarını kendi elleriyle toprağa koyan bir peygamberin ümmetisin. Çektin mi Yakub’un çektiği ızdırabı? Yaşadın mı Yusuf’un yaşadığı çileyi? Atıldın mı İbrahim gibi ateşe, testerelerle ikiye ayrılan Zekeriya (as)’ın acısını duydun mu yüre ğinde? Sahipsiz kalıp, taşlandın mı, Taif sokaklarında. Hz. Lut (as) gibi Hz. Nuh (as) gibi aynı yastığa baş koyduğun eşin, seni sattı mı hiç düşmanlarına? Tufanlar elinden evladını, dininden hanımını aldı mı hiç senin? Sen Hz. Eyyüb (as) gibi, hiç yaraların kurtlandı mı? Dilin bu kurtlar tarafından parçalandı mı senin? O zaman sen nerden bileceksin 3 yıl boyunca bir dağın eteğinde, aç ve susuz bırkılan yaşlı, genç, çocuk ve kadınların ya şadığı boykot devrini. Sen nereden bileceksin, açlıktan ağlayan çocukların, yaşlıların iniltilerinin Mekke sokaklarında nasıl yan kılandığını? Sen nereden bileceksin yiyecek bir şeyi olmayıp, yerde buldukları deri parçalarını yalayarak açlığını bastırmaya çalışan, Mekke’nin en zenginlerini. Ve sen nereden bileceksin ki iftiralarla, yalanlarla, ötekileştirmelerle elinde, avucunda ne varsa alınan ve hayatı zehir edilen saf ve temiz yürekleri? Elbetteki bilemezsin.
Bir de sanki bunları bilmiyormuş gibi; “ben neler yaşadım ne acılar çektim” diye, naza çekeceksin öyle mi? Seni asla zalimlerin, fasıkların, faşistlerin, hırsızların safından çekip çıkaran Rabb’inin merhamet sahibi olduğunu unutma. Yakub’lar gibi, Yusuf’lar gibi teslim ve tevekküle sarıl, sakın dert etme. Çünkü bu hayatta tuzak kuran kardeşler, zulmeden zalimler eksik olmayacaktır. Yeter ki, Rabb’den başka hiç kim seye kul olma ve bel kırıp boyun bükme. O, kendisine koşanları asla yollarda susuz ve çaresiz bırakmaz. “Ya Allah’a baş eğer hiç kimseye eğmezsin. Ya herkese baş eğer, hiç bir şeye değmezsin.” Vesselam..
Yorumlar
Kalan Karakter: