Saray Yusuf’a Muhtaç
Vezirler Hz. Yusuf’a bu müjdeli haberi vermek için âdeta yarışır gibi zindanın kapısına dayanırlar. Bu müjdeli affı bir an önce Yusuf’a yetiştirmek ve onu sevindirmeyi kendileri adına çok önemli bir görev sayıyorlardı. Onların bu aceleci koşuşturmacalarına zindanların kapıları bir bir açılıyor, bütün mahkûmlar bu hareketliliğe bir anlam veremiyorlardı. Hükümdarın adamları hızlıca Yusuf’un bulunduğu koğuşa girerek, büyük bir sevinçle; “Müjdeler sana ey Yusuf! Bugün senin mutlu günün. Hükümdar affına ferman verdi ve bizi seni saraya götürmek için gönderdi” dediler. Vezirler bu mutlu haber karşısında koğuşun bir bayram yerine dönmesini beklerken, Yusuf’un yüzündeki ifade onları şaşırtmıştı. 12 yıldır haksız yere bu karanlık ve soğuk duvarlar arasında kalacak ve saray affına ferman verdiği halde, buna sevinmeyecekti. Bu psikolji ancak idamına ferman verilmiş, birazdan darağacına götürülecek bir mahkûmun psikolojisi olabilirdi.
Evet, Hz. Yusuf bu olay karşısında sanki hiç bir şey olmamış gibi; “Ben, suçsuz yere, bir iftira üzerine buraya hapsedildim. Bu ifitira yüzünden senelerce zindanlarda çürütüldüm. Bu kaldığım yıllar sadece ömrümü kirletmedi, atılan bu asılsız iftiralar, adımı ve iffetimi, onurumu da lekeledi. Eğer bugün ben buradan kralın affıyla çıkarsam, üzerimdeki bu algı hiç bir zaman değişmeyecek ve herkes kralın lütfuyla, onun gücü ile çıktığımı zannedecek. Aynı zamanda bu düşünce benim üzerime bir psikolojik baskı oluşturarak, hükümdar onun affıyla çıktığımı her an yüzüme vurarak, ben olmasaydım zindanlarda çürürdün, diyerek beni mihnet altına bırakacak. Ben buradan ancak bana bu iftirayı atanların suçunu itiraf etmesiyle çıkarım. Hükümdara aynen böyle düşündüğümü bildirin.” diyerek, gerçekleri ortaya koyacaktı. Evet, Yusuf (as) tam on iki yıldır, haksız yere zindanda yatıyordu. Müfessirler, bunun dört yılının bir anlık kuldan medet umması olduğunu nakletseler de, zalime meyletmemesi ona tam 12 yıla malolmuştu. Tahliye kararı gelince de öyle sevinip havalara uçmadı ve bir an evvel dışarı çıkmaya can atmadı.
İadeyi İtibar
Hz. Yusuf (as)’un bu kararlılığını gören yetkililer, saraya dönerek şaşkınlıklarını hükümdarlarına anlatırlar. Bu duruş karşısında hükümdar da şaşkınlığını gizleyemez ama, devletin ve milletin de bu gence ihtiyacı vardı. Bunun bilincinde olan hükümdar, derhal davanın açılması ve adaletli bir şekilde tekrar Yusuf’un yargılanmasını emreder. Sarayda planlanan bu iftira tiyatrosu, o gün ellerini kesen müfteri kadınların da katılımıyla tekrar sahne alır ama, bu defa olaylar gerçek hayat hikayesinden alınarak atılan iftiralar, bir bir günyüzüne çıkarılır. O gün iftira atarak bir mazlumun hayatını zindana çevirenler, bugün gerçekleri bir bir hükümdarın önüne sermek mecburiyetinde kalırlar. O gün adaleti kin ve nefretine alet edenler, bugün gerçek adalet önünde hesap vereceklerdi. O gün iftiralarla, yalanlarla yerle bir ettikleri itibarları, bugün tek tek geri iade edeceklerdi.
Sen Zindanda Olamazsın
Saatlerce hükümdarla başbaşa konuşan Yusuf, rüyada anlatılmak istenen olayları bir bir tabir ederek, elinden gelen her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu bildirir. Hükümdar, daha önce hiç tanımadığı ve ilk defa gördüğü bu delikanlıya hayran kalmıştı. Bu bilgili ve donanımlı insanın bir iftira yüzünden yıllarca hapishane köşelerinde çürütülmeye çalışıldığına bir türlü inanamıyordu. Kendine göre bunun devlet ve millet adına büyük bir kayıp olduğunu düşünüyordu. Mahkeme başkanlığını bizatihi hükümdarın yaptığı ve halka açık olarak yapılan bu duruşma, bugüne kadar Mısır’da yaşanan lardan çok farklıydı.
Zindanları kendisine bir okul, bir medrese haline getiren ve haksızlık karşısında susmayan Yusuf, artık bu düzeni ve bu zihniyeti değiştirmek üzere geliyordu. Vakit kaybedilmeden hükümdar da bu işin bir an önce bitirilmesini istiyordu çünkü, devlet işlerinin bekleyecek zamanı yoktu. İstenilen her şey yapılmış, muhakeme başlamıştı. Önce masada parmaklarını doğrayan ve Züleyha’nın iğrenç teklifi için Yusuf’a baskı yapan kadınlar dinlendi. Onlar âdeta ağız birliği yapmışçasına “Biz Yusuf’un herhangi bir yanlışına şahit olmadık. O, gerçekten masumdur,” dediler. Sıra iftiranın asıl sahibi Züleyha’ya gelmişti. Ve bu düğümü çözecekte o idi. Masum bir delikanlıya attığı iftira, yaptığı haksız zulümlerin verdiği ezilmişlikle başladı sözlerine: “Ben Yusuf’u kendi şehevi tutkularıma boyun eğdirmek için uğraştım ama, bir türlü başaramadım. Emrime itaat etmediği için de onun zindana atılmasını ben istedim. Çünkü zindana atılırsa, yaptığım kirli işlerin örtüleceğini ve halkın nazarında suçlunun Yusuf olacağını zannediyordum. Bütün gayem ona sahip olmaktı. Fakat benim bunca sıkıştırmalarıma, tehditlerime rağmen o bana asla meyletmedi ve yaptığım akıl almaz ahlâksız tekliflere cevap bile vermedi. Ben de kızarak onu zindana attırdım. Yusuf gerçekten suçsuzdur. Bir suçlu aranıyorsa o da benim,” dedi. “... Şimdi gerçek ortaya çıktı, ben onunla beraber olmak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir, dedi” (Yusuf, 51)
Hainlerin Tuzakları Bozuluyor
Artık, bütün gerçekler ortaya çıkmış, Hz. Yusuf’a atılan bütün iftiralar ortalığa dökülmüş olur. Evet, Yusuf (as) hiç bir zaman kendisine evladı gibi bakan, onu koruyup kollayan Mısır Aziz’ine ihanet etmemişti. Bu davanın yeniden görülmesi ne Züleyha’yı zor duruma bırakarak ondan intikam almak, ne de kocasının itibarına leke sürmek için değildi. Sadece gerçeklerin ortaya çıkması ve halkın doğruları, iyilerle kötüleri, hainlerle vatanperverleri görmesini istiyordu. Çünkü Allah, er-geç hainlerin hilelerini ortaya çıkaracak, kurdukları planları başlarına çevirecekti.
Yüce Allah(cc) Yakub ailesinin başından geçenleri anlattıktan sonra; “Andolsun, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir; fakat o, kendinden öncekiler için onay, her şey için detaylı açıklama, iman eden toplum için de bir rahmet ve bir hidayettir.” (Yusuf, 111) ayeti, bu kıssadan ibret alınmasını emrediyor.
Sarayın Beyaz Atlı Prensi Geliyor
Bir kişinin siyasi hırsı ve kinini tatmin etmesi uğruna, en değerli zamanlarını hapishanenin karanlık duvarları arasında geçiren Yusuf, iftira ve ihanetle suçlandığı saraya bu defa sultan olarak dönüyordu. Hem de kendisine hamilik yapan ve Züleyha’nın kocası Kıtfir’in Maliye Bakanı koltuğuna oturarak. Daha dün denecek kadar yakın bir zamanda, bir hain gibi iftiralara maruz bırakılarak hapsedilen bu genç, bugün tam yetki ile devletin tepe noktasında bir göreve getiriliyordu. Ve böylelikle, Züleyha’nın yapmış olduğu ihanet, ırz düşmanı yakıştırmaları yine onun itiraflarıyla ortalıktan temizleniyordu.
Mısır Hüküm darı da; “Sen bugünden itibaren, bizim yanımızda önemli bir mevkinin sahibi, güvenilir bir insansın, bu işi kime bırakalım” diyerek, işi ehline teslim etmekle ülkesinin geleceği ile alakalı en önemli karara imza atıyordu. Çünkü, ekonomik krizin yaklaştığı, kıtlık ve sefaletin ortalığı kasıp kavurduğu bir zamanda, devletin kasasını, halkının geleceğini liyakatsız saray yalakalarına değil; sadakat, vefa ve iffetiyle bütün liyakatleri bünyesinde toplayan bu gence emanet ediyordu. Evet, bir zamanlar kardeşleri tarafından bir hiç uğruna ku yuya atılan, Mısır pazarlarında köle diye satılan ve hain olarak zindanlarda kendisine yer hazırlanan Yusuf, sultan olarak saraya geri dönüyordu. “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da asla sıkıntıya düşme.” (Nahl, 127)
Bir İtirafla Gelen Mutluluk
“Allah’a dayan sa’ye sarıl hikmete ram ol; Yol varsa bilmi yorum, başka çıkar yol” Allah’a dayanmanın, bela ve musibetler karşısında ancak O’ndan yardım istemenin en güzel mükafatını da alıyordu. Nasıl nemli ve soğuk zindanları saraylara çevirdiyse, kıtlık ve kuraklığın soldurduğu hayatları da tekrar yeşerterek, Mısır halkına refah ve mutluluğu getirecekti. Yüce Allah’ın, Hz. Yusuf’u getirdiği bu makam aslında müfterilerin, komplocuların kırk haramilerin de ağızlarına vurulmuş bir şamar gibiydi. Çün kü, halk aç ve sefil bir halde çırpınırken kiler faresi gibi bolluk içinde yaşayanlar da onlardı. Bu makamın Yusuf için ayrı bir özelliği daha vardı ki, bu makama Yusuf’tan önce oturan Züleyha’nın kocası Kıtfir (Podifar)’di. Kıtfir, o gün pazardan bir köle olarak satın aldığı ve hanımına “Bu çocuğa iyi davran” dediği Yusuf’u sanki basireti ile tanımış ve dengelerin bozulacağı güne kadar da onu kendi evladı gibi korumaya devam etmişti.
Yusuf, Rabb’ine bağlılığın ve teslimiyetin mükafatını almış, aklının ucundan dahi geçmeyecek hediyelerle taltif edilmişti. Hz. Yusuf, Züleyha’nın kocasının yerini almış, yeni bir hayata başlamıştı ama, Züleyha ile imtihanı henüz bitmemişti. Çünkü Züleyha’nın ona olan aşk ateşi küllenmiş, fakat sönmemişti. Artık onun evinde ve emrinde çalışan bir hizmetçi değildi ve Züleyha da ona emir yağdırma makamında değildi. Yüce Allah onu da, mecazı aşklarla imtihan ediyor, merhamet sahibine beslenmeyen bir aşkın, ancak yürekleri yakmaktan ibaret olduğunu ona göstermeye çalışıyordu.
Züleyha, her gün sarayda karşı karşıya geldiği ve hiç bir iltifat görmediği Yusuf’a sadece uzaktan bakıyor, günden güne eriyordu. Yüce Allah (cc) peygamberini Züleyha ile imtihan ederken, Züleyha’yı da hakiki aşka giden yolda yaktıkça yakıyordu. Züleyha güzel olduğu kadar da zeki ve akıllı bir kadındı. Olayları tahlil etme ve onlardan ders çıkarmada üzerine yoktu. Ama, yüce Allah (cc) artık onu da saflaşmanın eşiğine getirmiş, mecazi aşkını hakiki aşka çevirecek yolları ona göstermişti. Aradan geçen yılların ardından, aşkını kalbine gömerek bu sevdadan vazgeçip, mecazi aşkı gerçek aşka çevirmeyi başaran Züleyha, eşiğine baş koyulacak kapıyı bulmuş ve o kapıdan ba şını bir daha kaldırmamıştı. Yüce Allah (cc), “Ey iman edenler, nasuh tövbe ile tövbe edin ki Allah da sizin kabahatlerinizi affetsin ve altlarından ırmaklar akan cennetlerine koysun.” (Tah rim, 8) buyuruyordu.
Züleyha Gerçek Aşkı Buluyor
Züleyha her ne kadar Yusuf’un hasretiyle yansa da, duygu ve düşünce dünyasında yaptığı bütün kötülüklere tevbe etmiş, iftira edip hayatını perişan ettiği bir gencin itibarını bir itiraf ile de kendisine iade etmiş ve helalleşmişti. Şimdi sıra Rabb’i ile helalleşmek ve Yusuf’un aşkına gösterdiği sadakat ve vefayı O’nun aşkına gösterme zamanı gelmişti. Bunu yapmakla belki kendi itibarını, izzetini, gururunu ayaklar altına almış olacaktı ama, Allah katında kazanacağı itibar onu bütün isteklerine kavuşturacak ve yıllardır peşinden koştuğu gerçek aşkı da bulmasına sebep olacaktı. “O’nu bulan her şeyi bulur. O’nu bulamayan hiçbir şey bulamaz. Bulsa da başına belâ bulur”.
Devamı var…
Yorumlar
Kalan Karakter: