Hz. Zekeriyya Peygamber (as)
İsrailoğullarına gelen ve kavmi tarafından testere ile iki parçaya bölünerek, şehit edilen bir peygamberdir. Süleyman (as)’ın neslinden gelen Hz. Zekeriyya (as) hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. O, yeni bir şeriat getirmedi, irşad ve tebliğini Hz. Musa (as)’nın şeriatı üzerinden sürdürmeye devam etti. Hz. Zekeriyya (as) Kudüs’teki Mescid-i Aksa’nın imamlığını yapıyordu. Doğumu ve gençliği ile alakalı fazla bir bilgiye sahip olmamakla birlikte, Fakur adlı bir kişinin İşa adındaki kızıyla evliydi. Fakur’un diğer bir kızı olan Hanne ise İmran bin Masan ile evliydi. Fakat, bu bacanaklar uzun yıllar evli olmalarına rağmen, hiç birisinin çocuğu olmamıştı.
Buna rağmen ailelerin hiç biri bunu problem olarak görmedi ve bu problemi aileler üzerine bir baskı aracı olarakta kullanmadı. Ama Hanne, bir kadın olarak başkalarının çocuklarını görünce, içindeki annelik duyguları kabarıyor, her kadın gibi sarılıp okşayacağı bir çocuğunun olmasını çok arzu ediyordu. Bu, onun için büyük bir imtihan olmasına rağmen o sabır içinde Rabb’ine şükretmeye devam ediyordu. Ama, ortada ayrı bir gerçek daha vardı ki, iki kız kardeş iyice yaşlanmış, artık çocuk sahibi olacakları yaşı çoktan geride bırakmışlardı.
İmran’ın mensup olduğu Masanoğulları ailesi, Kudüs’ün en soylu ve nüfuzlu ailelerinden biriydi. Küdüs’te dini mercilerin temsilini de bu aile yapıyordu. Ama, soyunu devam ettirecek çocuklarının olmaması bu ailenin en büyük imtihanı olacaktı. Hz. Zekeriyya’dan sonra yerine kim geçeçek, bu görevi kim yüklenecekti? Bunlar, o günün şartlarının cevap arayan sorularıydı. Hanne, bir gün dinlenmek için bir ağaç altında otururken, gözleri karşı ağaçtaki kuş yuvasına takılır. Bu esnada anne kuş, yavrusunun bakımını yapıyor, yavrularını beslemek için âdeta çırpınıyordu. Bu olayı karşıdan izleyen Hanne, annelik duygu suna kapılarak, gözlerinden dolu dolu yaşlar akmaya başlar.
Duanın Yeri ve Zamanı
Niyetler saf ve samimi, duygular da berrak olunca, vakit Rabb’in kapısını çalma vaktidir. Hanne de öyle yapcaktı ve ellerini kal dırarak Allah’tan çocuk sahibi olmayı dileyecekti. “Bana samimi kalpten dua edin ben de size cevap vereyim.” (Mü’min, 60) Çünkü bu aileye yüce Allah büyük bir görev yükleyecek ve bu iki kız kardeş çok değerli iki büyük insana annelik yapacaklardı. Kur’an-i Kerim; “Allah (cc) Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemler üzerine meziyetler vererek seçip ayırmış tır’ (Ali İmran, 33) buyurarak, bu hususa vurgu yapacaktı.
Kısa bir zaman sonra hamile olduğunu öğrenen Hanne, Rabb’ine şükür mahiyetinde doğacak çocuğunu dini hizmetlerde bulunması için Mescid-i Aksa’ya vakfedeceğini söyler. “Rabbim! Karnımdaki bu çocuğu kayıtsız şartsız sana adadım, benden kabul buyur; kuşkusuz sen her şeyi işiten ve bilensin.” (Ali İmran, 35) Hanne’nin duasının kabül edilmesi, ailesine bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyordu. Çünkü, duaların kabulü ve Rabb’e yakınlaşmanın yolu hep bu çile ve ızdırap vadilerinden geçiyordu. Daha çocukları dünyaya gelmeden kocası İmran’ı kaybeden Hanne, doğacak yavrusuyla tek başına kalacaktı.
Sayılı günler çabuk geçiyor, doğumu günden güne yakınlaşıyordu. Ama ortada çok önemli bir problem daha vardı ki, doğacak çocuk erkek değil de, kız olursa ne olacaktı? Çünkü, din hizmetlerine verilecek çocukların erkek olma şartı vardı? Hanne çocuğunun erkek olacağından emindi, çünkü du asını kabul edip ona bu yaşta çocuk veren Rabb’i onu yarı yolda bırakmayacağına inanıyordu. Ama bu defa düşündüğü gibi olmayacak ve bir kız çocuğu dünyaya getirecekti. Hanne, kocasının ölümünün ardından, ikinci büyük şoku yaşıyordu. Ama o, her şeye rağmen gideceği kapıyı çok iyi biliyor ve aynı duygularla: “Rabb’im! Onu kız doğurdum. Erkekte kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum, işte ben onu ve soyunu kovulmuş şeytana karşı senin koruma na bırakıyorum” (Ali İmran, 36) dedi.
Evet, Hanne doğan kızının adını “dindar kadın, ibadetlerine düşkün olan insan” manasına gelen Meryem koymuştu. Peki, Meryem’in Mescid-i Aksa’ya vakfedilmesine din adamları nasıl tepki verecekti? Din adamlarının Hz. Harun Peygamber’in neslinden geliyor olması, Hanne’yi biraz rahatlatmış olsa da henüz ortada somut bir şey yoktu. Ama, buna karşı çıksalar da Meryem’in teyzesinin kocası Hz. Zekeriya (as), onu kendi himayesine alarak, bu problemi ortadan kaldıracaktı. Çünkü ilahi emir bu yöndeydi. “Bunun üzerine Rabb’i ona hüsnükabul gösterdi ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi...” (Ali İmran, 37)
Hz. Meryem Mescid-i Aksa’da
Erkek olmayan birinin Beyt-i Makdis’e kendini vakfetmek istemesi bir ilkti ve din adamları Hz. Meryem için ihtilafa düşmüşlerdi. Bir kısmı buna ses çıkarmasa da, çoğunluk bunun olmasına izin vermiyordu. Uzun süren görüşmelerden sonra Zekeriyya (as)’nın himayesi altında Hz. Meryem’in burada kalmasına karar verilmişti. Peki, bu yaştaki bir kız çocuğunun bakımını, beslenmesini, terbiyesini ve ihtiyaçlarını kim veya kimler üstlenecekti. Konu, kendini din adına vakfeden biri olunca istekliler de çoğalmış, Meryem’in burada kalmasına karşı çıkan din adamlarından bazıları bu görevi almak için âdeta sıraya girmişlerdi. Ama, bu göreve en layık olan teyzesinin kocası Hz. Zekeriyya (as) idi.
İlk tur görüşmelerinde hiç bir isim üzerinde uzlaşmaya varılamamıştı. Peki bu işin çözümü için nasıl bir yol izlenecekti. İçlerinden biri aralarında Allah'ın hakem olmasını ister ve Tevrat’ı yazmakla meşgul olan din hadimlerinin yazdıkları kalemleri Ürdün Nehri’ne bırakıp, kalemlerin su üstüne çıkmasını bekleyeceklerdi. Kimin kalemi su üstüne çıkarsa, Hz. Meryem’i himayesine o ala caktı. “Bunlar sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kura çekmek üzere, kalemleri suya atarlarken sen yanlarında değildin; onlar tartışırken sen yanlarında değildin.” (Ali İmran, 44) Bu konuda herkes hemfikirdi ve üzerine isimler yazılı kalemler suya bırakılır. Kalemlerin hepsi suya batarken, tek batmayan kalem Hz. Zekeriyya (as)’nın kalemiydi.
Hz. Zekeriya’nın Himayesi
Antlaşma gereğine uyu larak, Hz. Meryem Zekeriyya Peygamber’in himayesine verile cekti. Zaten ilahi emirde bu doğrultuda idi. Hz. Meryem, Beyt-i Makdis’de kendisi için hazırlanacak yerin tamamlanmasına kadar, teyzesinin yanında kalacak ve hiç kimseyle görüşmeyecekti. Hz. Zekeriyya (as) tarafından bizatihi hazırlanan ve ‘Mihrab’ adı verilen oda, artık Hz. Meryem’i bekliyordu. Zaman hızla ilerliyor, günler geçtikçe Hz. Meryem son derece iffetli ve güzel bir kız haline geliyordu. Bütün hizmetiyle Hz. Zekeriyya (as) ilgileniyor, gündelik yiyecek ve içeceğini her gün odasına o bırakıyordu. Belli bir zaman sonra yemeğini bırakmak için odasına giren Zekeriyya Peygamber Meryem’in önünde taze turfanda meyvelerle donatılmış bir sofra olduğunu görür. Halbuki bu odaya ondan başka hiç kimse girmiyor, Meryem de bu odadan dışarı çıkmıyordu. Bu nasıl olur diye düşünürken bir gün Mer yem’e: “Kızım, buradan ayrılmadığını ve benden başkasının da buraya girmediğini bildiğim için soruyorum, bu yiyeceklerin sırrı nedir?” diye sorduğunda;“Bunun üzerine Rabb’i ona hüsnü kabul gösterdi ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da onun bakımı ile görevlendirdi.
İlahi Sofradan Nimetler
Zekeriyyâ onun bulunduğu yere, mâbeddeki odaya her girdiğinde, yanında (yeni) bir rızık bulur ve “Ey Meryem! Bu sana nereden?” diye sorar, o da “Allah tarafından” cevabını verirdi. Kuşkusuz Allah dilediğine sayısız rızık verir.” (Ali İmran, 37) Hz. Zekeriyya (as) aslında Meryem’in verdiği bu cevap dolayı sıyla, bu odaya Cebrail (as)’in girip çıktığını ve bu odaya Rabb’in merhametinin sağanak sağanak yağdığını da biliyordu. Hazır böyle kutlu bir ortamın haberini almışken, kendisinin de uzun yıllardır içinde beslediği ve bir türlü kimselere açamadığı derdini, kederini Rabbi’ne açmayı deneyecekti. O da tıpkı, Meryem’in annesi Hanne’nin yaptığını yapacak, Cebrail’in ziyaret ettiği bu mübarek haneyi dualarına dayanak yapacaktı. Bir gün o kutlu haneye girdiğinde; “Ey Rabbim! Bana kendi yanından, temiz, hoş bir evlât bağışla. Hiç şüphem yok ki, sen yaptığım duayı işitensin.” (Ali İmran, 38) diye yalvarmaya baş lar. Hz. Zekeriyya (as) Cebrail’in rahmani nimetlerle donattığı o kutlu yeri ve zamanı çekip, bir noktaya toplamış ve dualarını bir dilekçe misali orada Rabb’ine sunmuştu. Çünkü özel bir kulun, özel ikramlarla serfiraz olduğu bir atmosferde yüce Allah (cc) Zekeriyya kulunu da unutmayacak, onun da duasını kabul edecekti.
Duada Kullanılan Kelimelerin Önemi
Sonunda İmran ailesi ile başlayan bu ilahi ikramlardan, iki kız kardeşte yararlanacak, yaşlarının ilerlemiş olmasına rağmen Zekeriyya (as)’da bir mucize eseri evlat sahibi olacaktı. İlahi Bir İkram Daha Tıpkı yuvadaki kuşun yavrularını beslemesine gıpta eden İmran’ın annelik duygularıyla yaptığı dua gibi, Hz. Zekeriyya (as)’da kendisinden sonra, onun davasını sürdürecek, Meryem gibi hayırlı bir evlat vermesi için dua dua yalvarıyordu. Gerçi yaşı çok ilerlemişti ama, daha önce İmran ailesinde de aynı şeylerin yaşanmış olması, onun ümitlerini kamçılıyordu.
O, sessiz ve riyadan uzak duasını yaparak, Rabb’inin engin rahmet kapısına başını koyup beklerken; “Bu, Rabb’inin Zekeriyya kuluna lutfettiği rahmetin anlatımıdır. Hani o, alçak sesle Rabb’ine yal varmıştı. Rabb’im! demişti. Bemin kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Rabb’im! Ben sana ettiğim dualarda hiç eli boş dön medim.” (Meryem, 2 - 4) buyurularak, rahmet kapısı kendisine ardına kadar aralanıyordu. Zekeriyya (as)’nın duasında kullandığı ifadeler, duaların ka bulü açısından çok önemlidir. Rabb’ine yalvarırken yaşlılığı, zayıflığı, acizliği ve saçlarına düşen beyazlığı şefaatçi yaparak yalvarması, duaların kabulünde bir peygamber terbiyesidir. Çün kü bunlar duanın kabulünde çok kuvvetli birer vesiledir. Sevgili peygamberimiz (asv): “Eğer beli bükülmüş yaşlılar, takva sahibi gençler, süt emen çocuklar, yayılan hayvanlar olmasaydı, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.” (bk. Ebu Yala el-Mevsıli, Müsned, 11/511) buyurması, buna en güzel örnektir.
Bir Duanın Neticesi: Hz. Yahya (as)
Yüce Allah, Hz. Zekeriyya kulunun yapmış olduğu bu halis duasını kabul etmiş, tıpkı İmran ailesinde olduğu gibi, iki kız kardeşi de aynı şekilde sevindirerek, İyşa hanıma da Yahya adında bir peygamber lutfet mişti.Hz. Zekeriyya (as) bir gün ibadetle meşgul olurken, İlahi dergâhtan kendisine Yahya isminde bir erkek çocuk müjdeleni yordu. Bu haberi getiren Cebrail (as)’de daha önce hiç kimseye bu ismin verilmediğini ve Yahya için özel bir lütuf olduğunu ha ber vererek, Zekeriyya’nın sevincine ortak oluyordu. Yüce Allah (cc); “Ey Zekeriyya! Biz sana Yahya adında bir oğul müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermedik.” (Meryem, 7) “... Ey kulum! İşte böyle hiç umulmadık bir anda Allah dilediğini yapar.” (Ali İmran, 40) buyurur.
Kendisine lütfedilen bu ilahi nimet karşısında Hz. Zekeriyya (as)’ın dili tutulmuş, adeta konuşamaz hale gelmişti. Nasıl olmasın ki, yürümekte bile zorlanan eşler, sanki yıllar önceki gençlik çağlarına geri dönmüş, gözlerine fer, dizlerine derman gelmişti. Bu nasıl bir imtihan ve bu nasıl bir lütuftu, anlamak çok zordu. Dualarında; “Ey Rabb’im! Bana ihtiyarlık gelip çattığı, üstelik karım da kısır olduğu halde, benim nasıl oğlum olabilir?” (Ali İmran, 40) diyerek, şaşkınlıklarını ortaya koyuyorlardı. Hz. Zekeriyya (as), hanımının ne zaman hamile kalacağını bilemiyordu. Acaba bunun bir emaresi olacak mıydı? diye düşü nürken: “Rabb’im, dedi, bana bir alâmet göster. Senin için alâmet insanlara üç gün ancak işaret diliyle konuşmandır. Rabb’ini çok an, sabah akşam tesbih et” (Ali İmran ,41) buyurulur.
Bu emir üzerine Zekriyya (as) üç gün kimseyle konuşamadı. Bu onun için yıllardır sabredip dayandığı bir sadakat imtihanı olduğu gibi, oğlu Yahya’nın varlığının da ilk habercisiydi. Peygamber (as) mutad olarak her gün Beyt-i Makdis’deki odasından çıkar, gerekli hazırlıkları yaparak mescid’in kapılarını halka açardı. Namaz vakitlerine kadar halkla sohbet eder ve daha sonra mihraba geçerek onlara imamlık yapardı. Ama, bugün üze rinde bir ağırlık vardı ve dili adeta çenesine yapışmış gibiydi. Hal ka hitap edecekti ki, dilinin tutulduğunu gördü. Bu durum tam üç gün sürmüş, bu üç gün boyunca cemaatiyle ancak işaret diliyle anlaşabilmişti. Kimse bu duruma bir anlam veremiyor, şaşkın şaşkın bu halin geçmesini bekliyorlardı. Vakit tamamlanınca dili açılan peygamber, olup bitenlerin hikmetini insanlara tek tek anlattı.
Bir Güneş Doğuyor
Beklenen gün ve saat gelmiş, Allah tarafından müjdelenen Yahya dünyaya gözlerini açmıştı. İhtiyarlıktan kalkmayan kolları, tutmayan dizleri, şimdilerde bir bebek taşıyordu. Hz. Yahya çok faziletli ve iffetli bir gençti. Zamanını asla boşa geçirmez, çocukken bile vaktini oyun oynamakla israf etmezdi. Vaktini dini bilgi leri hazmetmek ve İncil okumakla geçiriyordu. Delikanlılık çağı na erince, Allah kendisine peygamberlik verip, Hz. Musa (as)’ın şeriatına göre amel etmesi emredilmişti. “Ey Yahya! Kitaba var gücünle sarıl dedik ve ona göre henüz çocukken hikmet verdik.” (Meryem, 12) daha sonra Hz. İsa (as)’ya peygamberlik vazifesi verildikten sonra, ona tabi olarak hayatını bu şekilde devam ettirdi.
Yorumlar
Kalan Karakter: