Hz. Musa Peygamber (as) 2. bölüm
Musa Sarayın Gözdesi
Evet, sarayın hanımı Musa’yı evlatlık alma konusunda, sonunda kocasını razı etmiş ve bu masum yavruyu cellat kılıçlarından kurtarmıştı. Artık, Musa (as) tıpkı atası İbrahim (as)’e benzer bir şekilde “ateş çemberinin” içinde büyüyecek, yürekleri dağlayan ateşleri nefesiyle söndürecekti. Bebeği, kocasına kabul ettirmenin sevincini yaşayan Asiye Hanım, çok önemli bir ayrıntıyı unutmuştu. Musa daha üç aylık olduğundan yavrunun anne sütüne ihtiyacı vardı. Hizmetçisini çağırarak, etrafa haber yaymasını ve Musa bebek için derhal bir süt anne bulunmasını emretti. Kısa bir zaman diliminde sarayın avlusu Musa bebeğe süt anne olmak için gelen kadınlarla dolup taşıyordu.
Asiye Hanım, teker teker kadınları içeri alıp bebeği emzir melerini emreder. Herkes sırasıyla yavruya memesini verse de Musa bu gelen kadınlardan hiç birisinin memesini tutup, süt emmedi. Asiye Hanım, üzüntüsünden âdeta kendisini yiyor, eğer bu çocuğa bir süt anne bulunamazsa, ona bir şey olacağından korkuyordu. “Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların ‘hileli düzenleri’ size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.” (Âli İmran, 120)
O günden sonra, sarayı yakın takibe alan Gülsüm, sarayda yaşananları hızlı bir şekilde annesine ulaştırıyordu. Musa bebeği sarayın hanımının evlatlık alması, onun kalbini birazcık rahatlatmış olsa da, annelik duygusu onu bir türlü rahat bırakmıyordu. Çünkü, aylardır saraydan gizlemeye çalıştıklarını bebeğini, kendi elleriyle saraya teslim etmiş, başına geleceklerden endişe eder olmuştu. Gülsüm, kardeşinin hiç bir süt anneyi kabul etmediğini öğrenince, sarayın hanımına annesini teklif eder. “Biz önceden onun, başka süt anneleri kabul etmesini engelledik. Bunun üzerine ablası, ‘Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek, üzerine titreyecek bir aile bulayım mı?’ dedi.” (Kasas, 12)
Kucağından alınan bir evladın, can düşmanı birinin kucağına verilmesi karşısında bir annenin psikolojisi nasıl olabilirdi ki? Musa’nın kız kardeşi bu akşam başka bir sevinç ve mutluluk la evine koşacak ve annesine bu müjdeli haberi o verecekti. Çünkü, Rabb’i ona verdiği vaadi yerine getirmiş, yavrusunu tekrar annesine teslim etmişti. “Böylelikle biz annesinin gönlü rahat olsun, gam çekmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye onu annesine geri verdik; fakat oradakilerin çoğu bunu bilmiyorlardı.” (Kasas,13)
Musa Bebek Annesine Kavuşuyor
Anne kız, koşarak sarayın yolunu tuttular. Günlerdir ayrı kaldığı yavrusuna kavuşmanın mutluluğunu yaşayan anne, vuslat gözyaşlarını gizliden gizliye kızgın yüreğine akıtıyordu. Mu sa’nın o gün kendi annesinin memesini tuttuğundan, sarayın haberi yoktu ve herkes sarayda yavrunun süt emmesini sevinç çığlıklarıyla karşılıyordu. Artık güzel yavruya bir süt anne bulunmuş ve bu mesele de tatlıya bağlanmış oldu. Ama Musa bebek ve annesi için imtihan bitmemiş ve asıl imtihanlar silsilesi bundan sonra başlıyordu. Çünkü, sarayın rahatlığı kadar, acımasız ve sıkıntılı tarafları da çoktu. İnsani duyguları öldüren, kalbi merhamete, acıma hissine karşı körelten ve duyguları dumura uğratan bir atmosfere sahipti. Orada yenilen, içilen ve sefası sürülen her şeyde, milletin alın teri ve çalınan emeği vardı. Orada korkulan ve kendisine kulluk edilen yüce Yaratıcı değil; menfaatlerin, çıkar ilişkilerinin kaynağı Firavunlardı. Orada: “Sen haklısın ey Musa ama karnımızı Firavun doyuruyor” diyecek kadar, sürüleşmiş bir halkın psikolojisi vardı.
Hz. Musa günden güne büyüyor ve her geçen gün daha sevimli, afacan bir hale geliyordu. Günlerden bir gün Firavun’un içine bir merhamet ve bir sevgi şuası düşünce, küçük Musa’yı sevmek için kucağına alır. Kucağına alır almaz Musa, Firavun’un sakalına yapışır ve âdeta Firavun ve saraylarını insanların sırtından koparırcasına, bir kaç kıl koparmadan da bırakmaz. Acıya alışkın olmayan Firavun’un canı yanar ve Musa’yı kucağından yere fırlatarak, celladını çağırır. “Vurun bu çocuğun boynunu. Yoksa, bana korktuğum kötülüğü yapacak olan bu çocuk mudur?” diye bağırır. Bunu duyan Asiye Hanım, koşarak kocasının yanına gelir ve olaya müdahele ederek ağlayan bebeği kucağına alarak onu sakinleştirir.
Musa’nın Sarayla İlk İmtahanı
Asiye Hanım kocasına onun çocuk olduğunu, yaptı ğının farkında olmadığını söylese de, kocasını bir türlü ikna edemez. Firavun’un bebeği öldürmekte kararlı olduğunu anlayınca: “Bana izin verirsen, bu çocuğun bu işi bile bile yapmadığını sana ispatlayabilirim. Onu bir imtihana tabi tutalım, eğer mutmain olmazsan, yine istediğini yaparsın” der. Firavun bunu makul ve mantıklı bularak teklifi kabul eder. Asiye Hanım, hizmetçisine dönerek: “Bana bir tabak içerisin de bir ateş parçası getir, emrini verdi. Ateş getirilir. Boş bir tabak daha ister ve boynunda bulunan kırmızı yakut gerdanlığı çıkarır, onu da diğer tabağın içine koyar. Her iki tabak, küçük Musa’nın önüne getirilir.” (A.L. Kazancı, Peygamberler Tarihi, 375)
Bura da asıl yapılmak istenen şey şu idi. Eğer Musa yakutun değerli bir taş olduğunu anlar onu alırsa, Firavun’un sakalını bilerek çekmiş olacak ve öldürülmesine ferman çıkacaktı. Yok eğer, ateşe elini uzatırsa bu Firavun’un zulmünden kurtulması anlamına gelecekti. Çünkü, akıllı olan bir kimse yakut gibi değerli bir taş dururken, yakacak ateşe elini uzatmazdı. Nefesler tutulmuş, herkes bu oyunun sonucunu bekliyordu. “Yakut daha parlak olduğundan Musa’nın dikkatini çekmiş olacak ki, Küçük Musa, elini önce yakuta uzatacak oldu, daha sonra elini ateşe doğru uzatır ve ateşi eline aldığı gibi onu ağzına götürür. Hiç kimse onun elini Cebrail (as)’in tut tuğunu ve yakuta uzattığı elini ateşe doğru ittiğini bilmiyordu. Bu ateşin acısını Hz. Musa ömrü boyunca dilindeki pelteklik olarak çekecekti.” (Taberi, Tarihi, 1/233)
Hz. Musa, iffet ve izzetiyle de sarayda büyük bir saygınlık kazanmış, sözü dinlenir hale gelmişti. Ama İsrailoğulları, zamanla bu halkın arasında asimile olmuş, kendi dini vecibelerini unutur hale gelmişti. Onlar, Hz. İbrahim’in Hanif dinine mensup olmalarına rağmen, din ve diyanetlerinden eser kalmamıştı. Artık, İsrailoğullarını bu esaretten kurtaracak, yolunu gözledikleri Mesih, Hz. Musa idi. Onlar henüz Firavun sarayında büyüyen Mesihlerini göremiyor, ondan habersiz bir halde onu bekliyorlardı. Aslında Hz. Musa’nın da imtihanı tam da buradan başlıyordu. Çünkü şimdi irşat ve tebliğ zamanıydı. Her şeyden önce İsrailoğullarını hizaya getirmek çok zor bir işti. Fikir yapısı dağılan ve karakter problemi yaşayan bu kavmi Firavun’dan koparıp “Arz-ı mukaddese” götürmek çok zor olacaktı.
Yahudilerle İmtihanlar Silsilesi Başlıyor
Hz. Musa(as), sarayda canı sıkıldığı zamanlar, Mısır sokak larında halkın arasında dolaşmaya çıkardı. Herkesin öğlen uykusunda olduğu bir saatte, yine mahalle aralarında dolaşıyordu. Kulağına bir ses gelir ve o sese doğru koşar. Az ileride iki yetişkin insanın birbiriyle kavgaya tutuştuğunu görür. Yanlarına yaklaşınca, bunlardan biri Firavun’un Mısırlı aşçısı, diğeri de İsrailoğullarından bir genç olduğunu görür. Aşçı, ateşi yakması için bu gence odun taşımasını söyler, kabul ettiremeyince de kavgaya tutuşurlar.Hz. Musa onları ayırmaya çalıştıysa da başarılı olama dı. İsrailoğullarından olan genç, karşısında Hz. Musa’yı görünce: “Ey Musa, beni bu adamın elinden kurtar” diye, ondan yardım istedi. Ama aşçı, saraylı olmasının verdiği güç ve kuvvetle bir türlü gencin yakasını bırakmıyor, sürekli ona yumruk atmaya çalışıyordu.Musa, her ne kadar bu kavgadan vaz geçmelerini söylese de bir türlü başarılı olamadı.
Sonunda sinirlenen Hz. Musa, haksız olarak gördüğü aşçının göğsüne attığı bir yumrukla onu yere düşürdü. Fakat, aşçı yere düşerken kafası sert bir kayaya çarpmış ve oracıkta ölmüştü. Hz. Musa, aşçının öldüğünü görünce çok üzülmüş, birilerine yardım edeyim derken, istemeyerek başka bir insanın ölümüne sebep olmuştu. “Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim; beni bağışla! ‘Allah da onu bağışladı. Çünkü O, gerçekten çok bağışlayıcı ve çok esirgeyendir.” (Kassas, 16) diyerek, Rabb’ine sığındı. Bu olaydan sonra saraya dönmek yerine, ortamın sakinleş mesi için sabahın ilk ışıklarına kadar sokaklarda dolaştı. Çünkü bu olay Firavun’un kulağına giderse, sarayda işlerin karışacağını tahmin edebiliyordu. Hiç tereddüt etmeden Rabb’ine sığınarak; “Ey Rabbim! Bana verdiğin nimetler hakkı için birdaha haklılı ğı belli olmadan, haksızlara yardım etmeyeceğim.” (Kassas, 17) diyerek, Rabb’ine söz verdi.
Henüz bu olayın şokunu üzerinden atamayan Musa, biraz ileride aynı adamın bu defa başka birisiyle yine kavgaya tutuştuğunu görür. Ama, bu defa ona yardım ederek aynı aynı hataya düşmemişti. “Şehirde korku içinde etrafı gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen adam, bağırarak ondan yine yardım istiyor! Musa ona, ‘Açıkcası sen düpedüz bir serserisin dedi.” ( Kasas, 18) Hz. Musa, önüne gelenle kavgaya tutuşan bu serseri İsrailoğlunu yakasından tutarak, azarlamaya başlar. Bu defa korkma sırası genç adamdaydı ve Musa’nın öyle sinirlendiğini görünce çok korkmuş ve onu öldüreceğini düşünerek bağırıp çağırmaya başlamıştı. “Musa, ikisininde düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, adam şöyle dedi: ‘Ey Musa! Dün birini öldürdüğün gibi, şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun? Demek ki sen haksızları düzelten biri olmak istemiyordun da bu ülkede sadece azılı bir zorba olmak istiyorsun’ dedi.” (Kassas, 19)
Evet, burada da görüleceği üzere, döneklik İsrailoğullarının karakterlerinde vardı. Daha bir kaç saat önce onu aşçının elin den kurtaran ve hayatını tehlikeye atan Musa’ya şimdi de ‘zorba’ diyerek hakaret ediyordu. Aslında buYahudi genci, İsrailoğullarının gerçek karakterini ortaya koyması bakımından çok önemli dir. Menfaatleri ve çıkarları doğrultusunda eğilmedikleri istikamet, dönmedikleri yön bırakmıyorlardı. İşte Hz. Musa (as) da en büyük imtihanını kavminin bu döneklik duygusuyla yaşayacaktı. Hz. Musa’nın sokak ortasında karıştığı olay, bütün mahalleyi ayağa kaldırmıştı. Şehirde dalga dalga yayılan bu haberin saraya, Firavun’a ulaşması an meselesiydi. Haberin saraya ulaşmasını istemeyen Musa, henüz olayın şokunu üzerinden atamamıştı ki, yaşlı bir adamın telaş içinde koşarak kendisine doğru geldiğini görür. Bu adam; “Ey Musa! Şehrin ileri gelenleri seni öldürmek üzere aralarında anlaşmış, plan yapıyorlar. Vakit kaybetmeden Mısır’dan ayrılman gerekiyor. Hiç şüphen olmasın ki, ben senin iyiliğini isteyen birisiyim, dedi.” (Kasas, 20)
Evet, Hz. Musa (as) da şatafatlı saray koridorlarından, çile ve ızdırabın kol gezdiği yeni bir hayata doğru hicret ediyordu. Mecburiyet dışında sarayın hiç bir imkanından faydalanmamış, önüne serilen dünyalıklara, nefisleri okşayan binbir türlü nimetle donatılan sofralara, başını çevirip bakmamıştı. O ki, en çok gıdaya muhtaç olduğu bir zamanda bile kendi annesi dışında hiç bir kadının memesini tutup süt emmemişti. Anne ve ablası o günlerde çalış tıkları saray mutfağında, giydikleri saray kıyafetlerinde bir ekmek kırıntısı kalır korkusuyla o kıyafetlerle kendi hanelerine bile girmemişlerdi. Ve şimdi, elinde sadece bir asası, üzerinde bir hırkası vardı. Hz. Musa (as) da, ataları İbrahimler, Yakublar ve Yusuflar gibi, davası uğruna rahat ve rehaveti Mısırlılara bırakıp, omuzladı ğı çile ve ızdırabıyla bir bilinmeze doğru hicret ediyordu.
Devam edecek..
Yorumlar
Kalan Karakter: