Hz. Musa (as) ve İsrailoğulları 1. Bölüm
Hz. Musa Peygamber (as)
Peygamberler silsilesi Hz. İbrahim (as) ile iki kola ayrılır. Sare annemizden doğan Hz. İsak (as), İsrailoğulları kolunu devam ettirirken, Hacer annemizden doğan İsmail (as) ise, Kainatın Efendisi Hz. Muhammed (asv)’i meyve verir. İşte bundan dolayı Hz. İbrahim (as), bütün dinlerin atası olarak kabul edilir. Hz. İshak (as)’ın İys ve Yakup adında iki oğlu olmuştu. Yakub (as)’un nesli on iki oğlu ile devam etmiş, bu nesle İsrailoğulları manasına gelen “Beni İsrail” denilmiştir. Hz. Yusuf (as)’un bütün ailesini Mısır’a davet etmesi üzerine, Hz. Yakub (as) başta olmak üzere, bütün aile Filistin topraklarını terkederek, Mısır’a yerleşir ve burada yaşamaya başlarlar.
Eski Arap kabilelerinden biri olan ve Hacer annemiz zamanında Mekke’yi yerleşik hayata açtığı rivayet edilen Amalikalılar, Kıpti sülalesinden olan firavunları mağlup ederek, dört yüz yıl Mısır’da hakimiyeti ellerinde tutarlar. Hz.Yusuf (as) devrinde Mısır’da işte bu Arap kabilesi hüküm sürmekteydi. Hz. Yusuf (as) zamanında çoğalıp, geniş servetlere ulaşan İsrailoğulları, uzun yıllar Mısır’da müreffeh bir hayat sürerler. Yusuf (as)’un ölümünden sonra, onlarda eski saflıklarını koruyamaz, zamanla Firavunluk idaresine başeğmek zorunda kalır ve onların zulmüyle inim inim inlerler. Bununla da kalmayan Firavunlar İsrailoğullarının bütün servetine de el koyarak, onları insanlık dışı bir hayata mahküm eder.
İsrailoğulları İçin Arzı Mukaddes Neden Önemli
Firavunlar, esaretleri altına aldığı İsrailoğullarına adeta bir hayvan muamelesi yaparak, ağır ve vasıfsız işleri onların sırtına yüklerler. Yapılan zulümler artık bir insanın kaldıramayacağı kadar ağırdır. Buna rağmen Yahudiler, bir yolunu bulup mukaddes topraklar (Arz-ı mukaddes) yani, Filistin’e geri dönme planları yapmaya başlarlar. Kendilerinin belli bir güce geldiğini zanneden İsrailoğulları, Mısır’dan kaçma girişiminde bulunurlar. Ama her defasında da hüsrana uğrayarak geri adım atmak zorunda kalırlar. Bu işin böyle olmayacağını anlayan kavim, bütün ümitlerini mukaddes kitaplarında kendilerine kurtarıcı olarak gördük leri Mesih’e bağlar ve onu beklemeye başlarlar. İşte bugün Filistin’de yaşananlar, hep bu mukaddes topraklara sahip olmanın bir kavgasıdır.
İsrailoğulları, kendilerine yapılan bunca zulmün ardından, yürekleri kin ve nefretle dolar ve zamanla kendi inanç mecralarından ayrılarak, sapıklığa düşerler. Çünkü, firavunlar tarafından gördükleri zulüm ve haksızlık, onları da zalim ve gaddar haline getirir. O günden, günümüze kadar uzanan bir çizgide, bu kavim asla değişemedi ve kendilerinden başka hiç bir millete insan gözüyle bakmadıkları gibi, onlara zulüm ve işkence yapmayı da Firavunlardan bir öç alma olarak gördüler.
Beklenen Kurtarıcı
İsrailoğulları, Firavunların kölesi olmaktan kurtulamamıştı ama, bir birlik halinde sayılarını küçümsenmeyecek derecede artırmışlardı. Bu durum, firavunlar ailesini oldukça düşündürüyor ve bir gün İsrailoğullarının kendilerine karşı bayrak açacaklarının korkusuyla yaşıyorlardı. Bu korku Firavun sarayında gün geçtikçe kendisini hissettiriyor, güncel ve çözülmesi gereken en önemli mesele haline geliyordu. Bir gece Firavun bu düşüncelerle daldığı uykudan, dehşet verici bir rüya ile uyanmış, korkudan dili damağına yapışmıştı.
Rü yasında; Küdüs’den çıkıp, Mısır’a doğru yürüyen ve geçtiği her yeri yakıp yıkan bir ateş görür. Mısır’a doğru yaklaştıkça, daha da büyüyen bu ateş, ne hikmetse İsrailoğullarına ait hiç bir şeye zarar vermiyordu. Bu rüya üzerine, gece yarısı olmasına rağmen sarayda alarm zilleri çalmaya başlamış, bütün saray ehli Fira vun’un önünde sıraya geçmişti. Verilen emrin aciliyeti belliydi ve Mısır’ın en meşhur sihirbazları saraya çağırılıyordu. Emir büyük yerden olduğu için, Mısır’da ne kadar sihirbaz varsa, dakikalar içinde sarayda hazır hale geliyorlardı. Anlatılan bu rüya ile alakalı herkes kendine göre bir şeyler söylüyor du ama, hiç biri tatmin edici bir cevap veremiyordu. İçlerinden birisi; “Efendim, gördüğünüz bu rüyadan benim çıkardığım şey, İsrailoğulları içinden çıkacak bir çocuk senin saltanatını yıkıp bütün varlığına el koyacak.” dedi. Firavun’da buna benzer bir şeyler bekliyordu ama, sihirbazlar korkusundan konuşamamıştı. Kim onun huzuruna çıkıpta, korkusuzca bunları söyleyebilirdi ki.
İşte korkusuz ve işinin ehli olan birisi, bu gerçekleri korkmadan, çekinmeden Firavun’un yüzüne bir şamar gibi indirmişti. Zaten Firavun, gerçekleri yüzüne karşı bu şekilde söyleyenle re ceza verecek durumda değildi. Onun en büyük cezası ve korkusu, gördüğü bu rüyanın tevili idi. Artık bundan sonra yapılacak iş ve alınacak tedbirler belliydi. Sihirbaz bunun yolunun; “Rüyada gördüğün bundan sonra çıkacağına göre demek ki bu kur tarıcı çocuk, hâlâ doğmamıştır. Bundan böyle İsrailoğulları’nın yeni doğacak bütün erkek çocuklarını öldürerek, bunun önünü alabiliriz. Ve böylece onların kökünü kurutarak ‘Kurtarıcı’nın’ doğumunu engelleyebiliriz” diyerek, gösteriyordu.
Alınan karar insani ve vicdani bakımdan çok ağır bir karar olmasına rağmen, buna hiç kimse karşı çıkamazdı. Firavun’a tesir edebilecek, onu yumuşatabilecek ve onu yolundan döndürebile cek tek bir kişi vardı. O da merhamet dolu bir yüreğe, iman dolu bir sineye sahip olan hanımı Asiye anamızdı. Koca yürekli bu kadın, bazen kocasına tesir ederek, aldığı kararlardan onu dön dürdüğü çok olmuştu ama, Firavun’un bu kararlılığı üzerine ona tek bir kelime bile edememişti. Karar ağırda olsa uygulanacak ve İsrailoğullarının yeni doğan ne kadar çocuğu varsa, hepsi tespit edilip öldürülecekti. Bu işte en önemli görev ebe kadınlara düşüyordu. Onlar bir kurtarıcı olmaktan daha çok, bir katil görevi üstlenerek doğacak her çocuğu oracıkta boğazlayıp öldürecek lerdi.
Bebekler Öldürülüyor
Firavun, mahalle bekçileri gibi her sokak başına adamlar koyup, kimseciklere sezdirmeden gelen geçen kadınların hamile olup olmadıklarını tespit edecek, ya ağır işlerde çalıştırılıp çocuğunu düşürmesi ya da doğumda boğazlanarak öldürülmesi sağlanacaktı. Bebek Katliamları Başlıyor Mısır adeta bebek katliamlarıyla sarsılıyor, anne feryatları arşa ulaşıyordu. Yüce Allah (cc), nasıl Hz. İbrahim’i Nemrud’un zul münden, Yusuf’u kardeşlerinin tuzaklarından kurtaydıysa, aynen öyle de Musa’sını da Firavun’dan gizleyecek ve onun zulmünden kurtaracaktı.
Lüha annemizin ne karnını büyütüp onu ifşa edecek ne de kulunu bu sırtlanlara teslim edecekti. Çünkü o hiç kimse nin haberi olmadan Musa’sını sessiz sedasız dünyaya getirerek onu celladının sarayında ve onun eliyle büyütecekti. Evet, bunca komplo, bunca plana rağmen İsrailoğulları mahallesinin kuytu bir köşesinde İmran adında bir baba, Lüha adında bir anneden dünyalar güzeli Musa adında bir bebek dünyaya geliyordu. Evet, Musa bebek İsrailoğulları mahallesinin en sapa bir yerinde dünyaya merhaba diyordu. Aslında bu katliamdan kurtulan sadece Musa (as) değildi. Rabb’i, ondan tahminen bir yıl önce doğan ağabeyi Harun’u da, bu acımasız katillerden korumuştu.
Fakat Musa bebeğin dünyaya gelişi tam bu fırtınalı döneme rastlasa da, Rabb’in özel lütfuna sevinecek zamanları olmayacaktı. Çünkü, yeni doğan bir bebeğin ağlaması bütün mahalleyi ayağa kaldırır, bunca zahmeti heba edebilirdi. Eğer, komşularından biri çocuğun ağlamasını duyar ve saraya haber ulaştırırsa hem evlatlarını kaybedecek hem de hayatlarını tehlikeye atmış olacaklardı. Musa’nın annesi bir çocuk dünayaya getirmenin daha sevincini yaşayamadan, onun hayatını kurtarmanın telaşına düşmüştü. Kimden yardım isteyebilir, kimin kapısını çalabilirdi ki. Ama o, yardım istenecek o kapıyı çok iyi biliyordu.
Artık çaresizlik onu evine hapsetmiş, çocuğun ağlaması endişesiyle dışarı çıkmaya korkar hale gelmişti. Hafiyeler sokak sokak dolaşıyor, evlerden gelecek çocuk seslerine kilitleniyorlardı. Yüce Allah kulunun kendisine yalvarmasından hoşlanır. Onu sıkar, ağlatır, sabrını ve sadakatini dener. Sonunda Yüce Allah, çaresiz bir annenin sa dakat ve vefasına; rahmet ve merhametiyle karşılık verir. “Musa’nın annesine, ‘Onu emzir, başına bir şey gelmesinden endişe ettiğinde onu nehre bırak. Korkup kaygılanma. Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız’ diye, vah yettik” (Kasas, 7) diye, emreder. Bu yaşta yavrusundan ayrılmak zor olsa da, bu şartlar altında yapacak başka bir şeyi kalmamıştı. Havanın kararmasını bekledi ve kızı Gülsüm ile Nil nehrinin sapa bir yerine giderek, önce onun karnını doyurdu ve ardından da bir sandığa koyarak, Nil’in sularına bıraktılar. Yıllardır, doğacak erkek çocukların korku suyla yaşayan ve onların öldürülmesine ferman çıkaran Firavun, Mesih’in sallana sallana kendisine doğru geldiğinden haberi bile yoktu.
Firavun o gün, sarayın hanımı Asiye ile saray bahçesinde hasbihal ediyor, günahsız yavrulara neden kıymak istediğini anlatıyordu. Bu korkunç katliam kaşısında yüreği parçalanan Asiye Hanım, kocasına mani olamamanın ızdırabını yaşıyordu. Derken, bahçedeki bahçıvanlar: “Nil’de bir sandık, Nil’de bir sandık” diye, çığlık atmaya başladılar. Gülsüm, takip ettiği kardeşinin Firavun’un sarayına doğru gittiğini görünce, âdeta korkudan yüreği çatlayacak hale gelmişti. Bütün bu sıkıntılara bebeği Firavun’dan korumak, ondan uzaklaştırmak için katlanmamışlar mıydı? Ama, şu anda bebeklerini kendi elleriyle celladına teslim etmişlerdi.
Musa Firavun Sarayında
Evet, Mesih Mısır sarayına varmış, Yüce Allah karşılama tö renini de celladı Firavun’a yaptırmıştı. Askerlerin Nil’den aldığı sandığı Firavun’un önüne getirince, merakları bir kat daha art mıştı. “Böyle de oldu. Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı. Şüphesiz Firavun, Haman ve askerleri yanlış yoldalardı.” (Kasas, 8) Sandık açılır ve içinden sevgisi ile yürekleri büyüleyen, masum bakışıyla kalplerdeki kin ve nefretleri eriten güzel bir bebek, gülerek Firavun’a bakıyordu. Sanki; “Bak işte ben geldim” diyordu.
Sarayın hanımı çok tedirgindi ve kocasının bu yaştaki bütün çocukları öldürttüğünü bile bile bu çocuğun bizim sarayımızda ne işi vardı diye endişeleniyordu. Asiye Hanım, kocasının tepkisini beklerken o, çocuğa bir evlat gibi gönlünün ısındığını hissetti. Acaba bunu evlat olarak kendilerine mi alsalardı diye, geçirdi içinden. Çünkü yıllardır evlat aşkıyla yanan bir anne olarak, bu ona belki de Rabb’inin bir hediyesiydi? Ama, içini kemiren bu duygu ve düşüncelerini kocasına açması, şimdilik mümkün değildi. Zaten Firavun’un şu günlerde erkek çocuklarını görecek gözü yoktu. Firavun daha söze başlamadan Asiye hanım, Allah bizi seviyor, bu zor günlerimizde bize büyük bir hediye gönderdi. Sen de biliyorsun nasıl çocuk istediğimizi. Ne olur, izin ver de bu güzel yavruyu evlat edinelim. Onu besleyip büyütelim ve etrafımızda oyun oynayan bir yavrumuz olsun. Umulur ki, büyü yünce bize de bir faydası dokunur ve belki de bizi gelecek teh likeden korur dedi.
“Firavun’un karısı, ‘O, senin ve benim göz aydınlığımız, muradımız olsun! Onu öldürmeyin, belki bize fay dası dokunur veya onu evlat ediniriz’ demişti. Onlar işin farkında değillerdi.” (Kasas, 9) Asiye Hanım, kocası Firavun’un vereceği tepkiyi bekleyedursun, işaret parmağıyla Musa’nın burnuna dokunarak onu sevmeye başlamıştı bile. Belli ki o da bebeği sevmiş, ama henüz karısının sorusuna bir cevap vermemişti. Yüce Allah kendi dinini ikame et tirmek için, hiç kimseye muhtaç değildir. “Dine hizmet ettim diye gururlanma. Allah bu dinî facir bir adamın eliyle de kuvvetlendi rir.” (Buharî, 8:88.) İşte Yüce Rabb’imiz bu olayda bir müşrikle de dinine hizmet ettirecek ve beklenen Mesih’in yetiştirilme görevini onun en azılı düşmanı Firavun’un omuzlarına yükleyecekti.
devam edecek
Yorumlar
Kalan Karakter: