Şu Bizim Yeşilçam ve Pornografi
Küreselleşen dünyada ekonomik ve kültürel güçlerin oluşturduğu ‘’Küresel Sistem’’ toplumları ahlaksızlık bataklığına çekmeye devam ediyor. Özellikle ikinci dünya savaşından sonra sıcak savaşlara harcanan servetlerin, öldürülen insanların, yerle bir edilen şehirlerin kendilerine bir şey kazandırmayacağını gören bu güçler; erotizm ve pornografiyi bir silah olarak seçtiler. Bu kansız ve sessiz silahlarla ne nükleer başlıklı füzelerle ne tanklarla, ne de son model savaş uçaklarıyla yapamayacağı işleri yorulmadan, terlemeden, servetler harcamadan istedikleri ülkeleri bir enkaz yığını haline getirmenin planlarını kurdular.
1948-1953 yılları arası Alfred Kinsey’in kapalı kapılar arkasında işlenen ahlaksızlıkları, hayasızlıkları kamusal alanlara taşıma çabası; Sigmund Freud’un cinselliği ahlaki normlardan ayırıp bir tabu olmaktan çıkararak yaşamın bir parçası haline getirme düşüncesi, cinsellik ve feminizmin temellerini oluşturdu. 1950-1960 yılları arası oluşturulan bu çirkin ve ahlaksız akımların toplum bedenine yavaş yavaş enjekte edilmesi toplumları adeta bir arsızlık ve hayasızlık bataklığına sürükledi. İnsanlığın duygu ve düşüncede; ahlak ve fazilette, imani ve insaniyette topyekün savrulmaları yaşadığı bu dönem dünya sinema tarihine de kara bir leke olarak yerini almıştı.
1960’ların sonunda bütün dünyada hissedilen bu özgürlükçü hareketler, okyanus ötesinde yaşanan ‘Çiçek Çocukları’ hareketiyle de ayrı bir mecraya yöneldi. Kısa zamanda bendini aşan bu akımlar bütün dünyayı etkisi altına almayı başardı. Bir taraftan bunlar yaşanırken elbette ki sinema ve sinema sektörü de bu işe kaygısız kalmadı ve kalamazdı. Çünkü bu hareketlenmenin temelinde günah işleme özgürlüğü başta olmak üzere cinsellik, eşcinsellik, pornografi maskesi altında insanlığı kadın bedeni üzerinden bir canavar haline dönüştürmek planları yatıyordu. Özellikle bu yaşananları fırsat bilen sinema sektörü, televizyonların da yaygınlaşmasıyla erotizm ve pornografiyi planlı ve programlı şekilde insanlığa bir özgürlük adası olarak lanse etmeye başladı.
1960’larda İsveç’te başlayan kürtaj tartışmaları; 1965 yılında Hollanda’da Provo Gençlik Hareketinin özgürlük haykırışları; 1967 yılında İngiltere’de cinsel özgürlük adına başlatılan ‘Aşkın Yazı Hareketi’; 1968 yılında Paris’te alevlenen Gençlik Hareketi Ayaklanması, adeta bir kıvılcım misali bütün ülkelere sıçradı. 1969 ‘da New York polisinin eşcinsellere ait bir bara düzenlediği baskınla başlayan LGBTQ+ hakları hareketi olarak ta bilinen Stonewall Ayaklanmasıyla da eşcinselliğin temelleri atılmış oldu. İşte bütün bu olaylar silsilesi toplumların günah işleme özgürlük projesi olarak kayıtlara geçerken, 1960’lı yılların dünya tarihinde de ‘Cinsel Devrim’ olarak yerini almasına sebep olmuştur.
Yeşilçam ve Bizim Çocuklar
Yeşilçam, bir müessese misali şu gün kurulmuş ve açılışı yapılmış diyebileceğimiz bir kurum değildir. İstanbul Beyoğlu’ndaki yeşilçam adında bir sokakta yapımcı ve ajans ofislerinin kümelenmesiyle; ‘’ 1950-1960 yılları arasında başlayıp 1980’lere kadar süren yoğun bir sinema yapımcılığı dönemine verilen addır.’’ Ayrıca bu tarihler arası Türk sinema tarihimizin altın çağı olarak ta bilinir. Yeşilçam, uzun yıllar bir milletin ahlaki ve kültürel değerleriyle varlığını devam ettirse de, zamanla batı sinemasının ahlaksız ve kuralsız özgürlüğü karşısında fazla dayanamayarak erotizm ve pornografi bataklığına kaydı. Aslına bakılırsa sinemamızın bu insan onuruna yakışmayan bataklığa kayması toplumsal değişimlerin, ekonomik krizlerin yaygınlaşmasının ortak bir paydası olarak ortaya çıkmaktadır. Doğal olarakta Türk sineması da batı toplumlarındaki bu günah işleme özgürlüğünden kaçamadı ve bile isteyerek bir milletin ahlaki değerlerini cinselliğin o efsunlu kollarına atıverdi.
Kim ne derse desin, ne düşünürse düşünsün, 1970’lı yıllar Yeşilçam’ın hem Türk sinemasına, hem milli ve manevi kültürümüze en büyük darbeyi vurduğu yıllardır. Bir milletin milli ve manevi değerleri üzerinden makam, mevki ve servet edinmeye çalışırken, kadın bedeninin gönüllü teşhircileri haline gelenler, asla bizim kültür değerlerimizin bir parçası olamazlar. İşte bundandır ki Yeşilçam, ayakta kalabilmek adına bu toplumun milli ve ahlaki genleriyle oynamayı, kadın bedeni üzerinden kendi dünya değerlerini üretmeyi; sanat adına beden teşhirciliğine soyunmayı kendine bir çıkar yol olarak seçmişti. Seçtikleri bu yoldan yalnız yürümemek için de kitleleri sürüler halinde arkalarından koşturma adına pornografik soslu komedi filmlerini bir yemleme aracı olarak kullandı. Bu yolun ve bu aracın tadına varan Yeşilçam, az zahmetle çok kazanç elde etmek adına pahalı ve nitelikli filmlerden vazgeçerek, maliyetçe ucuz karate ve pornografi filmleri ithal etmeye başladı. Zaman ilerledikçe ağızı sulanan bizim çocuklar, yabancılardan neyimiz eksik diyerek küçük çapta da olsa komedi soslu yerli pornografi filmler yapmaya başladılar. Bu hevesle girdikleri bu yolda geleceği ait hiçbir plan, program yapmadan ‘sanat sanat içindir’ ahlakıyla milletin bedenine enjekte ettikleri bal görünümlü bu zehirle; bugün bizi acılar içinde kıvrandıran arsızlığın ve ahlaksızlığın cenderesine attılar.
Çürümüşlüğün Yerli Pornografileri
1980’li yıllardan başlayarak Türk Sineması da yeni bir cinsel devrimin kapılarını aralıyordu. Bununla da Yeşilçam, kadını ve cinselliği ön plana çıkararak, aslında bir milletin ahlâken yozlaştırılmasına giden uzun bir yolun kaldırım taşlarını döşemeye başlıyordu. Türk sineması içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve ekonomik sıkıntıları bahane ederek, kadın bedeni üzerinden cinsellik temasını malzeme etmeye başladığında, günümüze kadar uzanacak olan bir arsızlık furyasının da temellerini atmış oluyordu. Sebep oldukları bu furya sadece Türk Sinemasını değil, bizi biz yapan; ayakta durmamızı sağlayan yaşam dinamiklerimizi; kadınlık alemine ait düşüncelerimizi ve geleceğe ait ümitlerimizi yerle bir etti. Yerli ve milli filmlerimizle mayaladığımız milli, tarihi, ahlaki ve kültürel duygu dağarcığımıza o kirli parmaklarını bandırdılar.
Mesele kadın bedeni olunca cenneti onun ayakları altına seren bir dinin temsilcilerini ve kadını en şerefli makama oturtan bir kültürün bekçilerini bu zehirli bala alıştırmak için akla karayı seçtiler. Bu işin hiçte kolay olmayacağını bildiklerinden dolayı, daha önceki yıllarda dar bir dairede yapılan bütün kirli çalışmalarını yavaş yavaş halkın önüne çıkarmaya başladılar. İlk başlarda değişik afiş ve kartlara basılan erotik ve cüretkâr pozlar değişik araçlarla halka servis edilirken; bununla beraber yaptıkları film aralarına yerleştirdikleri ahlaksız erotik sahnelerle seyirciye bu uyuşturucu hapı yutturmaya çalıştılar. Yaptıkları bu planın asıl gayesi, kadın bedenini ve onun kusursuz vücudunu bir istismar aracı olarak kullanmayı mesleklerinin bir parçası haline getirmekti.
Hatta o yıllarda istismar konulu vahşi filmlerde bile kadın bedenini kullanarak, onu bir haz makinesi gibi beyinlere nakşetmeye çalışmanın yanında; sinema salonlarında bu tür filmleri uzun zaman oynatmakla sinema ve seyirciyi de bir istismar objesi haline getirdiler. Asıl hedefe ulaşma adına döşenen bu kaldırım taşları sayesinde sorumluluklarını yerine getirmenin verdiği rahatlıkla kolları sıvanıp, 1974 yılında yönetmen ve senaristliğini Oksal Pekmezoğlu’nun yaptığı ‘’Beş Tavuk Bir Horoz’’ filmiyle de Türk sinema tarihinde ilkler olarak yerlerini aldılar. Sadece almakla da kalmadılar, beden istismarcılığının, ahlaksızlığın ve arsızlığın heykelini gönüllere dikmiş oldular.
Sapı Bizden Olan Baltalar
O tarihlerde sinemamızın ana akımını temsil eden Çetin İnanç, Semih Evin, Ülkü Erakalın ve Yavuz Figenli gibi oyuncular erotik film çekmeye başladılar. Ama bunları gölgede bırakarak1970 yılına damgasını vuran ve kendini adeta pornografik film çekimlerine adayan Naki Yurter’dir. Aynı zamanda ilk ‘offical Türk porno’ filminin yönetmeni Yurter’in asıl adı Yanı Veligradino olup Rum Kökenli bir ailenin çucuğu olarak 1934 yılında İzmir’de doğmuştur. Sinema tarihimizde pornografik film babası olarak ta bilinen Yurter, 1972-1980 yılları arasında 28’i pornografi içerikli olmak üzere tam 51 film çekmiş, bunlardan ‘Öyle Bir Kadın’ adlı pornografik filmi sinema tarihimizin en kara sayfalarında yerini almıştır.
Bu pornografi furyası Türk sinemasını öyle bir noktaya taşımıştır ki, bu ahlaksızlık bataklığına çekilmeye zorlanan bir çok oyuncunun uzun süre sinemadan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Milli manevi kültür ağacımızı budayarak gövdemize bu arsızlık aşısını vuranlar, sadece Türk sinemasına kara bir leke sürmekle kalmamış, bir neslin ar damarını da tahrip ederek hayat yollarında yıkılıp kalmalarına sebep olmuşlardır. İşte bundan dolayıdır ki, 1970-1980 dönemi Türk sinema tarihine ‘Kayıp Kuşak’ olarak geçmiş; bu erotik ve pornografi hevesi sinemamızın en az 50 yılını heba etmesine sebep olmuştur.
12 Eylül Askeri Darbesi
Müstehcenlikle yardılışın sınırlarını zorlayan Yeşilçam Sineması ilk darbeyi 12 Eylül’de yaşadı. Bu darbeyle birçok yönetmen ve oyuncu göz altına alınmış, sinemalar, sahneler mühürlenerek Türk sineması bir duraklama dönemine zorlanmıştır. 1970’li yıllardan başlayarak 12 Eylül 1980 darbesine kadar yaklaşık 785 yerli film yapılmıştı. Bu darbenin getirdiği bazı sıkıyönetim ve zorluklar yapımcıları merdiven altı film yapımcılığına yöneltmiş oldu. Bir çok oyuncu bu ahlaksızlık sektöründen çekilmek zorunda kalırken, bazıları da hapis cezalarıyla karşı karşıya kaldılar. Sinema salonları derin bir sessizliğe ve seyircisizliğe gömülürken, Yeşilçam yapımcıları da çok zor ekonomik çaresizliklerle karşı karşıya kaldılar. Kendileri bakımından bu sıkıntılı dar boğaz, videokaset döneminin başlamasına kadar böylece devam edecekti.
Pornografik Sinemanın Kitle üzerindeki Etkileri
1974-1980 aralığı Türk Sinema tarihinin en tartışmalı dönemi olmasının yanında, duygu ve düşünce bakımından da en çok savrulmaların yaşandığı yıllar olarak kabul edilir. Bunu takiben televizyon denen sinsi düşmanın hanelere girmesiyle de, milli ve ahlaki düşüncelerimizi çürütmeye, bizi içten içe kemirmeye başladığı bir dönemi de başlatmış olur. Bu dönemin en belirgin özelliklerinden birisi de, televizyonlu evlerin çoğalmasıyla sinema salonlarının boşalması; adeta bu salonların evlere taşınmasıydı. Bu ani teknolojik gelişmeleri fırsat bilen küresel güçler, işi adeta makro plandan mikro plana çevirerek düşmanı mahrem odalarımıza kadar taşımakta geç kalmadılar. Artık planlar değişmiş, sinsice koynumuza sokulan bu akrebin damarlara enjekte edeceği zehrin provası yapılıyordu.
Şimdilik plan iki koldan ilerleyecek, izleyiciyi tekrar sinema salonlarına çekmek ve eski ihtişamlı salonları tekrar ihya etmek için çok cesur adımlar atılacaktı. Bu cesur adımların başında hem yapımcıları bu dar ekonomik boğazdan kurtaracak, hem de bir toplumun milli ve ahlaki temellerini pornografik filmlerle sarsmaya çalışacaklardı. Bunun için de çekimleri birkaç günde tamamlanabilen düşük bütçeli fakat yüksek kar getiren pornografi filmler bir can simidi olarak kullanılacaktı.
İnsanları sinema salonlarına çekme adına girdikleri bu kaygan zemininin bize bıraktığı en büyük miras, bugünkü şehvet yüklü ekranlardır. Maddi kazanımlar uğruna, kadın bedeni üzerinden servet ve makam sahibi olmanın yanında, bir milletin ahlaki değerlerini hedef alarak milletine hizmet ettiğini düşünmek âvâneliktir. Kendi yaptıkları yetmiyormuş gibi yurt dışından getirdikleri porno içerikli filmlerden sahneler kesip, kendi filmlerine parça atarak arsızlıklarını katmerleştirdiler. Aynı zamanda yapılan bu büyük hatalarla, işlenen bu büyük günahlarla milli kültürümüzün orijinal yapısına tedavisi çok zor yaralar açtılar.
1980 Sonrası ve Ekranların İhyası
Türk sinema sektörü bu yıldan itibaren işini daha profesyonel yapmaya; pornografik yapıtları daha bireysel ve daha psikolojik hikayelerle süslemeye başladı. Yani bu huyundan vaz geçme yerine, bünyenin içine girerek ağacı içten içe kemirmeye başladı. Bu sektörün ayakta kalması ve yürümeye devam etmesi için bunlar da yeterli olmayacak, gücünü kadın bedeni üzerinde sergileyen küresel aklın ve küresel kültürün etkisi altına girecekti.
1980’lerin ortalarından başlayarak batının etkisi altına giren Türk sineması, ‘telenovela’ dedikleri Brezilya dizileriyle bu kirli kanalların hanelere taşınmasına merhaba dedi. Türkiye halkı özellikle devlet televizyonuyla başlattığı bu serüvene ‘Köle İzaura’ ile devam ederken; ‘Maria ve Roselinda’ dizileriyle ile de sinema kültüründe bir yabancılaşma yolunun taşlarını döşemeye başladı. Bu yolda devletinin güvencesi altında olduğunu zanneden seyirci ‘Tropican’ın Sırrı’, ‘Mulheres dee Areia’ gibi yapımlarla bu asimele devrine alet edildi. 2000’li yıllara gelindiğinde ‘Rosalinde’, ‘Marimar’, ‘Maria Barrio’ dizileriyle de bu asimile akımı yükselişe geçti. Bu devrin Türk toplumuna bıraktığı en büyük servet!ise o günün muti seyircileri olup bu günün sokaklarını ayarı bozuk genç nesle dolduran anne ve babalardır.
Bu kısa denebilecek zaman dilimi bir halkın milli ve manevi olarak yaralanmasına sebep oldu. Halkın gelenek ve görenekleriyle ters düşen, milli manevi duygularıyla barışık olmayan ne kadar genetiği bozuk gıda varsa o tarihlerde zoraki bu halka boca edilmeye çalışıldı. Sanatı halk için değil de, kendi çıkar ve kazanımları adına ‘Sanat, sanat içindir’ safsatasını ortaya atanlar, bu millete en büyük ihaneti yapanlardır.
Bizi, Bizden Çaldılar
Bu yaşanan tarihi sürece televizyon kültürünün de eklenmesiyle sinema salonlarındaki izleyicilerin rengi ve deseni değişmiş; salonlara yığdıkları çocukları da adeta kendi bedenlerine yabancılaştırmışlardı. Bu dönem filmlerinde sürekli pornografik, erotik, ve cinsel içerikli şiddetin yer alması bu gençleri bir haz makinesine dönüştürmüştü. 1970’li yıllardan başlayıp artarak devam eden bu ahlaksızlık furyası, o günün çocukları olan bugünün anne ve babalarını meyve verdi. Bu yıkılışın, bu kasırganın, bu savruluşun bu kadar hızlı olması işte o gün atılan GDO’su bozuk tohumların bir neticesidir. Biz burada vehimleri, ihtimalleri bir kenara bırakarak bu zehirlenmenin bu değişimin verdiği acı ve ızdırabı; şiddet ve hiddeti; kin ve nefreti artık devlet-millet olarak görmemiz lazımdır.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, toplumda tacizlerin, tecavüzlerin, cinsel şiddetin, kadına saldırıların artmasının altında; yıllar önce koruyamayarak sokaklara saldığımız ayyaşların, sarhoşların, korkusuz saldırgan gençlerin, iffet düşmanlarının vebali yatmaktadır. Artık oturup dizimizi döveme, ağlayıp sızlanmanın zamanı değil aksine, bu bataklığı, bu bataklığın boyutunu ve kimlerin bu bataklığa su taşıdığını görmemiz gerekiyor. Elimizle, olmasa dilimizle, olmasa kalbimizle bu işin karşısında olduğumuzu göstererek, gerçeklerle yüzleşmeliyiz. Bilinen ve bilinmeyen tüm acılar adına; tecavüze, şiddete, ötekileştirmeye maruz kalan tüm canlılar için bu zihniyetin, kızarmayan yüzüne tükürmemiz lazım. Cinsel olsun, fiziksel olsun, dijital olsun fark etmez, şiddetin ve hiddetin her türlüsüne karşı savaşımıza devam etmeli ve başta devlet ve siyasiler bu savaşta en ön saflarda yerini alarak; bu milletin koruyucu melekleri olduklarını ispat etmelidirler. Yoksa; ‘’Çoban yolunu şaşırmış fakat sürünün bundan haberi yok’’ saflığına bu halkın yatmasına izin vermemelidirler. Vesselam…
Yorumlar
Kalan Karakter: